Kadın Hastalıkları

Jinekoloji
(Kadın Hastalıkları)



Genital Enfeksiyonlar ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar


Kadınların bir jinekoloğa başvurma sebepleri arasında neredeyse en sık gördüğümüz semptom vajinal akıntıdır. Diğerleri kasık ağrıları ve kanama bozukluklarıdır.

Vajinanın iç yapısı çok katlı epitelle örtülüdür. Ve salgı yapan bezler yoktur. Sadece cinsel uyarı esnasında vajina dışına yakın bölgeden kayganlık sağlayıcı sıvı salgılanır. Vajinal sıvının önemli kısmını serviks dediğimiz rahim ağzı bezlerinin salgıladığı sıvı oluşturur. Bu bezler östrojen uyarısına duyarlıdır. Vajinanın çok katlı epitelinden dökülen hücrelerde vajinal sıvının oluşmasına katkıda bulunurlar. Vajinada doğal olarak bulunması gereken mikroorganizmalar laktobasillerdir ve vajinayı asidik yapıda tutarak patojen mikroorganizmaların çoğalmasını önlerler. Az miktarda berrak vajinal akıntı normal kabul edilir. Bu akıntı özellikle adet bitimi mukus gibi saydam kokusuz iken, yumurtlama sonrası beyazımsı kokusuz krem kıvamında bir hal alır. Doğal ve fizyolojik olan budur.

Adet görmemiş kız çocuklarında ve menopoz sonrası kadınlarda östrojen eksikliğine bağlı akıntı pek görülmez, bu grup kimseler vajinal enfeksiyona daha yatkındır.

Artmış vajinal akıntının başlıca nedeni vajinal enfeksiyonlardır. Bundan başka rahim ağzı enfeksiyonları, yaraları, vajinal yaralar ve rahim ağzı kanseri de vajinal akıntıyı arttıran diğer faktörlerdir.

Bakteriyel vajinitlerden floranın değişmesine bağlı gelişen Gardanella Vajinalis enfeksiyonunda akıntı, beyaz gri renkli ve kokmuş balık kokusundadır. Akıntı vajinada ve dış genital bölgede iritasyon yapmaz. Mantara bağlı akıntılarda ise akıntı beyaz renkli kokusuzdur, içinde kesilmiş süte benzeyen küçük beyaz parçacıklar bulunur. Şiddetli kaşıntı ve iritasyon ile birliktedir. Trikomonas vajinitinde akıntı aşırı miktarda artmıştır, yeşilimsi, köpüklü, kötü kokuludur ve kaşıntı hissi de vardır.

Rahim ağzına bağlı kronik enfeksiyonlarda akıntı koyu kıvamlı pürülandır, ayrıca bu akıntı vajinanın florasını bozacağı için fırsatçı enfeksiyonlara da zemin hazırlar. Rahim ağzı ve rahim iç zarı kanserlerinde akıntı et suyu gibidir. Bazen rahim ağzı polipleri de akıntıya neden olabilirler. Özellikle doğum yapmış kadınlarda görülen ve tıbbi tedaviye yanıt vermeyen akıntılar genellikle rahim ağzı kaynaklıdır, ancak konizasyon ( yara yakma) ile ortadan kaldırılırlar.

Burada üzerinde durulması gereken nokta anormal vajinal akıntı nedenlerinin çoğunlukla vajina ve rahim ağzına ait, nadiren rahim iç zarına ait hastalıklar olmasıdır. Akıntı nedeni olarak yumurtalıkları suçlamamak gerekir.

Cinsel ilişki ifadesi yalnızca normal yoldan cinsel birleşmeyi içermez. Yakın vücut teması, oral seks, anal seks de cinsel ilişki kapsamına girmektedir. Bu nedenle bu şekilde bulaşabilen hastalıklar da cinsel ilişki ile bulaşabilen hastalıklar olarak kabul edilir. Bu hastalıklara yol açan mikroorganizmalar genital sistemde geliştikleri gibi vücut salgılarında ve kanda bulunurlar. Anneden plasenta yoluyla çocuğa geçerler, hatta bazen doğum sonrası dönemde de anneden çocuğa geçiş görülebilir.

Cinsel ilişki ile bulaşabilen hastalıklar başlığında pek çok etken vardır, bakteriler virüsler, parazitler, bazı mantar türleri ve dış parazitler;

Ancak bu noktada bir şeyi hatırlamak gereklidir. Unutulmamalıdır ki listede bulunan patojen etkenlerin bazıları cinsel yol dışında da bulaşabilmektedir (mantar enfeksiyonu, trikomanas, HIV, HepatitB ve HepatitC.)
Cinsel yolla bulaşabilecek hastalıklar giderek yaygınlaşmaktadır, bunun başlıca nedenleri;

  1. Eskiden çok kullanılan prezervatif (kondom) in yerini rahim içi araçlara, doğum kontrol haplarına bırakması ki bu yöntemler doğum kontrolü açısından kondoma üstün olmasına karşılık enfeksiyon bulaşmasından korumamaktadır.
  2. Kentleşme, göçler nedeniyle toplumdaki değer yargılarının değişmesi, iletişim araçlarının giderek yaygınlaşması, ulaşım kolaylaşması, turizm gibi çeşitli nedenler ve bunların sonucu olarak cinsel serbestlik cinsel yolla bulaşabilen hastalıkların yayılımında etken olmaktadır.
  3. Bazı hastalıkların belirtisiz olması, belirtilerin bilinmemesi, fark edilmemesi veya belirtilere aldırılmaması bulaşmada rol oynamaktadır.
  4. Başta doktorlar olmak üzere tıp personelinin bu hastalıklar konusunda yetersiz bilgi ve deneyime sahip olması
  5. Son yıllarda seyahat özgürlüğünün artması nedeniyle Balkanlar ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından ortaya çıkan ve diğer ülkelerden gelen turistlerin çoğalması,

Cinsel yolla bulaşabilen hastalıkların tanısı ve tedavisinin yanı sıra hasta eğitimi ve belirli aralıklarla muayenelere çağırılarak tekrar tarama programına alınmaları, gerekli durumda eş tedavisinin de ihmal edilmemesi bu hastalıkların kontrol altına alınmasında rol oynayan önemli faktörleri oluşturmaktadır.

Bel soğukluğu, Neisseria Gonorrhoeae tarafından geliştirilen bir hastalıktır. Yüksek derecede bulaşıdır. Vajina ve dış genitali etkilediği kadar iç genital organları da etkileyerek ciddi pelvik enfeksiyonlara hatta bakterinin kana karışması sonucu vücudun özellikle eklem bölgelerinde enfeksiyona neden olabilir. Pürülan kokusuz akıntıya, zaman zaman sık idrara çıkma, ağrılı idrar, vajinal kaşıntı ve yanma da eşlik edebilir.

Chlamydia enfeksiyonu da cinsel yolla bulaşan en sık görülen enfeksiyondur. Tüpleri etkileyerek kısırlığa kadar giden sorunlara yol açabilir. Ayrıca chlamydia doğumda anneden bebeğe bulaşarak göz enfeksiyonları ve zatürreye yol açabilir. Bu enfeksiyon genellikle şikayetsizdir ancak en sık görülen semptomlar akıntı ve ağrılı idrardır. Tüpü etkileyen olgularda kasık ağrısı da eşlik eder. Bu hastalar ilerleyen yıllarda kısırlık ve dış gebelik adayıdırlar.

Sifiliz (frengi) hastalığı penisilinin keşfinden sonra nadir görülse de uzun vadede vücudun tüm organlarını etkileyebilen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. İlk belirti genellikle cinsel organlarda görülen 4-5 mm. çapında ağrısız, zemini sert, pembe, mat, yüzeyel bir yaradır. Bu yaraya şankr adı verilir. Şankr çıktıktan bir hafta en yakın lenf düğümünde büyüme görülür (genelde kasıkta).Yara 6-8 hafta kalır ve iz bırakmadan iyileşir, hasta tarafından fark edilemeyebilir. Şankrdan ortalama 6 hafta sonra 2. devre belirtileri başlar. Gövde ve kollarda pembe renkli lekeler, ağrısız lenf bezi şişlikleri, hafif ateş, boğaz ağrısı, güve yeniği şeklinde saç dökülmesi ve seste kalınlaşma bu dönemin belirtileridir. Gövde, kol ve bacakta, avuç içlerinde papüler lezyonlar görülür. Genital bölgedeki 2. evre sifiliz lezyonuna kondiloma adı verilir. Bu dönem 1-2 ay içinde geriler ve hastalık bekleme evresine girer. 2-4 yıla kadar uzayabilen bu dönemde belirtiler tekrarlayabilir. Hastalık bu dönemde tedavi edilmez ise 3. evreye (geç dönem) girilir. Bu dönemde tarama testleri pozitiftir ama çoğu hastada bir bulgu yoktur.

HIV enfeksiyonu (AIDS), Hepatit B ve Hepatit C enfeksiyonları da cinsel yolla bulaşabilen hastalıklardır ve son derece kötü sistemik sonuçlara yol açabilirler. Human papilloma virüs genital bölgede siğil başta olmak üzere vajina, özellikle rahim ağzı, dış genital ve anüs kanserlerine yol açar. %98 oranında cinsel yolla bulaşan bir viral hastalıktır. Sevindirici olan gelişme artık kansere yol açan bu virüse karşı yüksek oranda koruyucu aşının (HPV aşısı) uygulamaya girmiş olmasıdır. Bir diğer viral enfeksiyon herpestir, uçuğa yol açan bu virüsün iki ana tipi mevcuttur. Tip1 genellikle dudakları ve yüzü tutarken Tip2 daha çok genital bölgeyi tutmaktadır. Genital uçukların %85’i Tip2 HSV ile oluşurken %15’i ise Tip1 tarafından oluşturulur. En önemli semptom dış genital bölgede ağrılı, sulantılı çok sayıda lezyonun varlığıdır. Sulantılı lezyonlar açılarak yerini ağrılı yaralara bırakır. Vajinadaki lezyonlar daha sessizdir, artmış vajinal akıntı ve yanmaya neden olur. Rahim ağzındaki lezyonlar genellikle sessizdir ve genellikle fark edilmeyebilir. Aktivasyon aralığı genellikle 1,5 ay ile 6 ay arasında değişir. Spesifik bir tedavisi yoktur. Perine temiz tutulmalıdır, lezyonlar çıkmadan önce ya da ilk belirtilerle beraber ağızdan ya da krem olarak antiviral bir ilaç olan asiklavir kullanılarak enfeksiyonun süresi ve şiddeti azaltılabilmektedir.

Etkeni Hemophilus Ducreyi olan yumuşak şankr hastalığı da cinsel yolla bulaşan diğer bir enfeksiyondur. Genital bölgede yumuşak akıntılı yaralara neden olan bu enfeksiyonda cinsel ilişkide ağrı ve idrar yanması görülebilir.

Lenfogranülama Venorum hastalığı chlamydia ile oluşturulan genital bölgede ağrısız lezyonlarla başlayıp lenf bezlerini yaygın olarak etkileyen, nadir görülen bir cinsel yolla bulaşan enfeksiyondur. Uzun dönemde anüs ve genital bölgede şekil bozukluklarına yol açabilir.

Donovanosis (Granülama İnguinale) Calymmobakter granülomatis etkeni ile oluşan bir hastalıktır. Yine genital bölgede yaralar ve uzun dönemde şekil ve fonksiyon bozukluğuna yol açar, ülkemizde nadir görülür.

Rahim Ağzı Sorunları ve Hpv


HPV virüsü rahim ağzı kanserinin oluşumunda rol oynadığı artık ispatlanmış bir virüstür. HPV yani Human Papilloma Virüs, İnsan Siğili Virüsü’ nün kısaltmasıdır. Tabiatta 300’ den fazla tipi vardır. İnsanda 100’ den fazla tipi rahim ağzı kanseri ve siğile yol açmaktadır. 10 insandan 1’ inde şu anda HPV virüsü vardır.

HPV sessiz bir virüstür ve çoğunlukta insanda olduğuna dair bir belirti vermez. HPV fark edilmeden kapılabilir. Prezervatifler HPV’ ye karşı tam bir koruma sağlayamazlar. Bulaş yolu %95’ in üzerinde cinsel yolla olur. İnsanda en sık görülen 4 formu vardır. HPV 6 ve 11 dış genital bölge ve anüs bölgesinde siğillere, 16 ve 18 rahim ağzı bölgesinde kansere yol açar. Saptama yöntemleri genellikle rahim ağzından alınan bir sürüntünün genetiğe gönderilmesi yoluyladır. Bu yöntemle bir insanda HPV virüsünün varlığı, varsa tipini saptamak mümkün olmaktadır. HPV’ nin bulaşması için temas yeterlidir. Tam bir cinsel ilişki gerekli değildir.

PV’ nin neden olduğu rahim ağzı kanseri dünyada kadınlarda en sık görülen 2. kanser türüdür. Rahim ağzı kanseri nedeniyle dünyada her 2 dakikada bir insan ölmektedir. HPV rahim ağzı kanserinin yanında kanser öncesi lezyonlara dış genital bölge kanserlerine, vajina kanserine baş-boyun bölgesindeki kanserlere de neden olabilir. Genital siğiller ağrılı ve acılı bir tedavi gerektirir ve sıklıkla tekrarlayabilir. HPV’ nin neden olduğu kanserlere, kanser öncesi lezyonlara ve genital siğillere karşı aşı ile koruma sağlamak mümkündür. Bunların tespiti genellikle rahim ağzı kanseri öncüsü lezyonların tespit edilmesiyle ortaya konulur. Dolayısıyla cinsel aktif bir kadının yılda bir defa pap smear testi yaptırması gereklidir. Rahim ağzı kanseri oluşmadan yıllar önce rahim ağzı kanserine yol açan öncü lezyonların tespiti smear testi ile mümkündür ve bu lezyonların tedavisi de mümkündür. Dolayısıyla vajinal smear testine gelen hastalarda risk grubu tespit edilir ve bu da rahim ağzı kanserinin önlenebilir bir kanser olduğunu ortaya koyar. Rahim ağzı kanseri aşısı son yıllarda oldukça yaygın kullanılan bir aşıdır. Genel olarak bakirelere uygulanır, koldan yapılır, herhangi bir yan etkisi yoktur, 3 doz şeklinde yapılır. Ancak HPV DNA taraması cinsel aktif olan kadınlara da yapılıp riskli grup olmadığı takdirde aşılar bu grup hastalara da uygulanabilir. Sonuç olarak rahim ağzı kanseri tarama ile tespiti mümkün, erken tanısı mümkün ve tedavi edilebilir bir kanser türüdür. Ayrıca rahim ağzı kanseri aşısı hastaları ciddi anlamda kanserden ve siğilden korumaktadır.

Rahim Sorunları


En sık görülen rahim hastalıkları, myomlar, adenomiyozis, endometrit (rahim iç zarı enfeksiyonu), asherman sendromu, endometriyal polipler ve rahimin doğuştan gelen anomalileridir.Myomlar rahimin kas ve bağ yapısından kaynaklanan iyi huylu tümörlerdir. En sık görülen rahim hastalığıdır. Kadınların %20-25’inde myom mevcuttur.


Tek bir tane olabilecekleri gibi çoğunlukla birden fazla sayıdadırlar. Bir myom çekirdeğinin portakal büyüklüğüne erişmesi yaklaşık 3 yılı alabilmektedir. Genellikle üreme çağının hastalığıdır, kanser değildir, kanserleşmez, menopozda myomun küçüldüğü bilinmektedir. Ancak %10 kadar vakada menopozda myom büyümeye devam eder. Günümüzde myomların en fazla 1-2 kg. civarına kadar rahimi büyüttüğü görülmektedir. Sağlık organizasyonlarının yeterli olmadığı yerlerde 6-7 kg. büyüklüğe erişmiş myomlara rastlanabilir. Yabancı yayınlarda 45 kg.a kadar büyümüş myomlara rastlandığı bildirilmektedir. Myomun oluşumundaki en temel sebep kesin bilinmemekle birlikte aşırı östrojen uyarımına bağlı olduğu düşünülmektedir. Endometriyal hiperplazi, endometriyozis ve endometriyum kanseri gibi östrojene bağımlı olduğu bilinen patolojik durumların myomu olan kadınlarda daha sık görüldüğü bilinmektedir. Myomların menopozda ortadan kalkan östrojen etkisine bağlı olarak küçülmeleri, gebelik sırasında büyüme eğilimlerinin olması ve GnRh antogonistlerinin myomları küçültmeleri yine östrojen etkisini düşündürmektedir.


Myomları yerine göre 3 farklı tipte değerlendiririz. Submuköz (rahim iç zarına yakın), intramural (rahim kas yapısına gömülü), subseröz ( rahim dışına doğru büyüyen).


Ancak her zaman myomların çıktıkları bölgeyi kesin olarak ayırmak mümkün olamayabilir. Bunlar büyümeleri, verdiği semptomları, gidişatları, meydana getirdiği klinik tabloları, komplikasyonları ve tedavileri açısından farklılıklar gösterebilirler.Submuköz myomlar rahim iç zarı altından büyürler, kaviteyi doldurup rahim ağzından bile çıkabilirler.


İntramural myomlar rahim duvarı içinde gelişirler. Çeşitli büyüklükte olabilirler, rahimi irili ufaklı tepecikler yaparak patates çuvalı manzarası oluşturabilirler.


Subseröz myomlar rahim dışına yakın yerleşirler genellikle semptomsuzdurlar.


Myomların çoğu herhangi bir şikayete yol açmaz, ama genellikle vajinal kanama, ağrı, büyümüş myomlarda iç organlara bası bulguları ve çocuk sahibi olamama gibi şikayetlerle özellikle subseröz büyük boyutlardaki myomlar karın şişliği şikayeti ile başvururlar. Kanamanın en sık görülen karakteri uzamış ve bol miktardaki adetlerdir, buna bağlı hastalarda kansızlık önemli bir bulgudur.


Myomların tanısı jinekolojik muayene, ultrasonografi, submuköz olanlarda histerosalfinografi veya histeroskopi ile konulur.


Myomlarda en sık görülen komplikasyon dejenerasyondur. Dejenerasyon büyüyen myomun beslenmesinin bozulmasına bağlı oluşur. Ağrı, ateş ile birliktelik gösterebilir. Mevcut myom dejenere olduğunda gebeliğin özellikle 2.döneminde akut olarak büyük ve ağrılı hale gelir, kusma, halsizlik ve ateş olur. Tablo genellikle müdahale gerektirmez, kendi kendini sınırlar ve özel bir tedavi yoktur. Dinlenme ve ağrı kesici yeterlidir.Myom ve Kısırlık


Daha çok submuköz ve intramural myomlar çocuk sahibi olmayı zorlaştırır. İnfertil kadınların %2-3’ünde myomlar sebeptir. Myomlar rahim iç zarını bozarak tutunmayı engelleyebilirler, tüpler myomlar tarafından baskıya uğrayıp bloke olabilirler.

Myom ve Gebelik


Gebelikte myomların büyüdüğü kabul edilir. Ancak bu gerçek bir büyüme değildir. Gebede myomun büyümesini sağlayan, myom dokusunda meydana gelen ödem, kanlanmada artış ve myomun dejenere olarak içine kanamasıdır. Gebede dejenerasyon genellikle 2.ve 3. trimesterde olur. Şiddetli ağrılar ve rahimde hassasiyet ortaya çıkar. Yatak istirahati ve ağrı kesicilerle tedavi sağlanır. Cerrahi tedavi tercih edilmez, çünkü gebede bu operasyon aşırı kanamalıdır. Operasyon doğumdan 3 ay sonraya planlanır. Hem rahimin damarlanması azalmıştır, hem de myomların boyutları küçülmüştür, dolayısı ile komplikasyon riski azalır. Myomu olan kadınlarda erken ve geç düşükler, erken doğum, anne karnında bebek ölümü, suların erken gelmesi, geliş anomalileri, plasentaya ait anomaliler mevcuttur. Gebeliğin tutunması myom yerinde oluşmuş ise komplikasyon oranı %75’e kadar çıkabilmektedir. Plasenta myom yerine yerleşmiş ise doğum sonrası plasentanın ayrılma anomalileri, plasentanın elle çıkartılması veya rahimin alınması gerekebilir. Plasenta yapışma anomalileri ve myomun rahim kasılması yeteneğini bozması nedeniyle doğum sonrası kanama riski de artmıştır.


Myomu olan kadınlarda bebeğe ait bir sorun yok ise vajinal doğum tercih edilmelidir. Daha önce myomektomi (myom alınması) geçirmiş kadınlarda doğum şekli sezaryen olarak tercih edilmelidir.


Üreme çağındaki kadınlarda çok küçük ve semptomsuz myomlar USG ile 3-6 ayda bir takip edilerek gözlemlenir. Amaç küçük myomların büyümemeleri halinde doğurganlık açısından rahime zarar verebilecek girişimlerden kaçınılmalıdır. Menopoza girildiğinde kendiliğinden gerileyerek kaybolacakları düşüncesinden hareketle premenopozal dönemde (hastanın şikayeti olmamak kaydıyla) biraz daha büyük olan myomlar da periyodik muayenelerle takip edilebilir. Takip sırasında büyümeyen veya büyüklüğü 10-12 gebelik haftasına ulaşmamış olan ya da herhangi bir semptom vermeyen myomlarda cerrahi bir girişim uygulanmaz.Myomların tedavisi cerrahidir, ancak büyük myomların küçültülüp cerrahi komplikasyonlarını düşürmek için uygulanan GnRh antagonistlerinin kullandığı ilaç tedavisi durumları da vardır. Bunlar kalıcı ve gerçek bir medikal tedavi kabul edilmezler.


Cerrahi tedavi ya myom veya myomların çıkartılmasıdır ya da rahim, gerekli durumlarda yumurtalıkların da birlikte çıkartılmasıdır. Ancak ameliyat için bazı şartlara gereksinim vardır:

 

  • 10 haftalık gebelik büyüklüğüne gelmiş myomla dolu bir rahim
  • Myoma bağlı durdurulamayan kanamalar
  • 6 aylık takipte boyutunun 2 katına ulaşmış myomlar
  • Myomun çocuk sahibi olmayı engellediği düşünülen durumlar
  • Vajinaya doğru inen saplı myomlar
  • Rahim ağzına yerleşmiş 3-4 cm. boyuta erişmiş myomlar


Ameliyat şekline hastanın yaşı, çocuk isteği, sosyal durumu göz önüne alınarak hekim tarafından karar verilmelidir. 40 yaşın altında ve çocuk isteği olan kadınlarda yalnızca myomun çıkartılması, 40-45 yaş arası hasta ile konuşularak ya myom ya da rahimin çıkartılması, 45 yaşın üzerinde rahimin ve yumurtalıklarında çıkartılması doğru yaklaşım şeklidir. Ayrıca histeroskopi ile rahim içine yakın submuköz myomların çıkartılması da mümkün olmaktadır.


Adenomiyozis:  Adenomiyozis rahim iç zarı dokusunun rahim kasına doğru ilerlemesi sonucu gelişen bir rahim hastalığıdır. Çoğunlukla 30-40’lı yaşlarda oluşur. En önemli bulgu rahimin normalden iri ve ağrılı olması, adet ağrılarının fazla olması ve artmış adet kanamasıdır. Tedavi esas olarak rahimin alınmasıdır, ayrıca kesin tanı da dokunun patolojik incelemesi ile konulur.


Endometrit: Rahim iç zarı enfeksiyonu anlamına gelen endometrit her düşük ve doğum sonrasında belli ölçülerde meydana gelen bir durumdur. Rahim ağzı tam kapalı değilse ve rahim bakteriler tarafından istilaya uğramaz ise 3-4 günde gerileyen bir tablodur. Akut endometritte rahim ağrılı, ateş yüksektir, kötü kokulu bir akıntı vardır, genellikle sezaryen doğum sonrası, erken membran rüptürü öyküsü, düşük sosyoekonomik nedenler doğum sonrası endometrit riskini artırır.


Kronik endometrit genellikle menopoz sonrası dönemde görülür, doku beslenme bozukluğuna neden olarak postmenopozal hastalıklara neden olabilir.


Asherman Sendromu: Birden fazla küretaja , düşük veya kanamaya bağlı küretaj sonucu oluşan rahim içi yapışıklıklarla kendini gösteren tabloya verilen isimdir. Hastalarda adet görememe, azalmış adet miktarı, kısırlık gibi şikayetler mevcuttur. Tanı rahim filmi veya histeroskopi ile konulur. Histeroskopi de mevcut yapışıklıklar açılır ve rahim içine şişirilmiş bir idrar sondası yerleştirip tekrar yapışması engellenebilir ya da müdahale sonrası spiral uygulanarak yüksek dozda östrojen verilebilir.


Endometriyal Polip: Rahim iç zarı yapısından gelişen iyi huylu oluşumlardır. En önemli belirtisi düzensiz kanamalardır, hiperplazi eşlik edeceği için hasta bu yönden de değerlendirilmelidir. Tedavi endometriyal küretaj veya histeroskopi ile polipin çıkartılmasıdır.


Rahimin Yapısal Anomalileri: Bu anomaliler müller kanalı anomalileri adı altında incelenir. Doğuştan gelen anomalilerdir. Genellikle kromozomal hastalıklar ve bazı sendromlarla birlikte seyrederler. Müller kanalı agenezisi (oluşamaması), hiç adet görememe (primer amenore) nedenleri arasında sayılır. Rahim ve vajina yoktur. Yaklaşık olarak 5000’de 1 görülür. Bu hastalarda yumurtalıklar gelişmiştir, puberte döneminde tipik kadın görünümüne ulaşırlar ancak vajina kapalı rahim hiç yoktur. Müller kanalı anomalilerine %30 oranında böbrek, iskelet sistemi anomalileri eşlik eder.Müller kanalı birleşme anomalileri ise rahimde şekil bozukluklarına neden olur. Embriyolojik olarak normal gelişen her iki müller kanalının birleşmesindeki anormallikler iç genital organların belirli bölgelerinde çift oluşumlara yol açar. Bunun en ileri formu çift rahimdir (uterus didelfis). Uterus bikorniste her iki müller kanalı birleşmiştir ancak birleşme tam değildir. Bazen birleşme anomalisi öyle hafiftir ki sadece rahim üzerinde içeriye doğru bir çökme mevcuttur, buna arkuat uterus denir. Rahim içindeki oluşan patolojik bölmeye septum adı verilir ve yine müler kanalı birleştikten sonra birleşim bölgesinin kaybolamamasına bağlıdır. Bazen septum tüm rahimi hatta vajinayı kaplayabilir bazen de rahim tepesinde bir perde olarak kalır.


Rahim Anomalilerinin Klinik Önemi: Rahim anomalileri adet görememe (rahim yokluğunda) gibi şikayetlere yol açsa da daha ziyade gebelik komplikasyonları açısından önem taşımaktadır. Rahim anomalilerinin %25’inde obstetrik sorunlar ortaya çıkmaktadır. Rahim anomalilerinde genellikle rahim gebelikte gereken gelişimi gösteremez ve sonuçta düşük, dış gebelik, erken doğum, bebekte gelişme geriliği, geliş anomalileri ve hatta gebelikte rahimde kendiliğinden yırtıklar görülebilir. Rahimdeki septumlar da düşüklere ve erken doğuma neden olabilir. Bu olgularda tedavi cerrahidir. Müller agenezisinde genellikle rahim olmadığı için yapılacak bir tedavi yoktur. Sadece cinsel ilişkiyi mümkün kılabilmek için yapay bir vajina oluşturulabilir. Septum anomalisi histeroskopik olarak açılabilir, Diğer anomalilerde karından yapılacak anatomik düzeltme operasyonları uygundur

Yumurtalık Kistleri


Yumurtalıklar pelvis boşluğu içine yerleşmiş organlar olup doğumsal anomalilerden kansere kadar değişen çok çeşitli hastalıklara sahiptir. Yumurtalıkları büyüten birçok sebep vardır. Bunların bir kısmı doku çoğalmasına bağlı iken bir kısmı da menstural siklus (adet döngüsü) sırasında görülen, çoğunlukla kendiliğinden iyileşen fonksiyonel ve kistik yapılardır. Bu nedenle yumurtalıklarda görülen her kistik yapı ameliyat gerektirmez, ancak ayrım yapmak zordur.

Bunun yanında yumurtalıklar yerleşim yerleri dolayısıyla patolojik durumlarda az belirti veren ve ayrıca klinik olarak değerlendirilmeleri nispeten zor olan organlardır. Bu nedenle malign (kanser) hastalıklarda tanı konduğu zaman hastalık genellikle ilerlemiş olmaktadır. Hastalar daha çok karşımıza ileri evredeki tümörlerle gelmektedir. Halen yumurtalık hastalıkları için kullanılabilecek geçerli ve güvenli bir tarama yöntemi de yoktur. Bugün için en geçerli yöntem periyodik jinekolojik muayenedir. Yumurtalık patolojilerinin kendini yumurtalık büyümesi şeklinde gösterdiği düşünülürse jinekolojik muayene ile bu hastalıkların önemli bir bölümün tanınabileceği ortaya çıkar. Özellikle üreme ile ilgi olan fonksiyonlarının ve sorunlarının bittiğini düşünen ve bu nedenle jinekoloğa pek başvurmayan ileri yaşlardaki kadınlara periyodik jinekolojik muayenenin önemi mutlaka vurgulanmalıdır. Bu bizim gibi sağlık eğitiminin yeterli olmadığı ülkelerde çok önemlidir. Periyodik muayenenin sıklığı için belirlenmiş kesin bir sayı yoktur, ancak pratik olarak kadınların hiç yakınması olmasa dahi 6 ay aralıklarla muayene edilmesinin yararlı olacağı kabul edilmektedir.

Normal olarak yumurtalıklar 3,5 x 2,5 x 1 cm. boyutlarında organlardır. Yumurtlamaya bağlı olarak üstünde 2 cm. civarında foliküller gelişebilir, bunlar da USG’ de kistik boşluklar olarak görülür. Daha sonra bunlar aynı çapta korpus luteuma dönüşürler. Yumurtlama nedeniyle meydana gelen kistlere fonksiyonel kistler denir. Bunların hormon üreten ve üretmeyen türleri vardır. Yumurtalık kistleri klinik muayene dışında ultrasonografi ile tespit edilir. Pelvik kitlenin yumurtalığa ait olduğu sonucuna varıldığında ameliyata gerek olup olmadığı yanında en önemli konu oluşumun iyi huylu veya kötü huylu olduğunun tespitidir. Çünkü bu durum operasyon tekniği açısından yaklaşım farkı oluşturur. Habis, selim ayrımı genellikle ultrasonografi ile konulabilmektedir. Tüm yumurtalık kistlerinde ve solid (kitle) oluşumlarda karşılaşılabilecek önemli sorunlardan biri torsiyondur. Yumurtalığın kendi etrafında birkaç defa dönmesi ile yumurtalığı besleyen damarlar gangrene uğrar yumurtalık nekrozu gerçekleşir ve erken tanı konulamaz ve ameliyat yapılmaz ise yumurtalık kaybedilebilir.
Yumurtalık kistlerinde görülebilecek bir diğer sorun kistin rüptürü (yırtılması) dür. Akut batın sendromu tablosu ile birlikte iç kanama tablosu da görülebilir. Kanamanın kendiliğinden durma ihtimali de vardır ancak vakaların bir kısmında operasyon gereklidir.

Yumurtalık kistleri genellikle iyi huylu oluşumlardır. Bunlar;
  • Follikül kisti
  • Korpus luteum kisti
  • Teka lutein kisti
  • Gebelik luteuması
  • Paraovaryon kist
  • Endometrioma (çikolata kisti) gibi fonksiyonel kaynaklı olabileceği gibi,
  • Seröz kistadenoma
  • Müsinöz kistadenoma
  • Dermoid kist
  • Tekoma kist
  • Brenner tümörü
  • Clear Cell adenomu
gibi neoplastik iyi huylu tümöral yapılardan olabilir.
En sık görülen birkaç kist formundan bahsetmekte fayda var;Follikül kisti

Follikül kisti dominant follikülün büyümeye devam etmesi nedeniyle meydana gelir. Gergin ve içinde berrak sıvı bulunan kistler oluşur. Genellikle birden çok sayıda ve çift taraflı oluşur. Büyüklükleri genellikle 3 cm.i pek geçmez, nadiren 4 cm.e ulaşırlar. Büyük follikül kistleri ise yumurtlama tedavisi esnasında kullanılan ilaçlara bağlı oluşur. Follikül kistleri genelde semptomsuzdur, nadiren torsiyone ve rüptüre olabilirler, çoğunlukla tesadüfen saptanırlar. Adet düzensizliğine sebep olabilirler. Follikül kistleri genellikle kendiliğinden kaybolur ve tedavi gerektirmez, ancak follikül kisti tanısı kadını muayene ederek hemen konulamaz. Üreme çağında 5.cm.den küçük kisti olan kadın bir adet dönemi sonrasında tekrar görülür. Follikül kisti genellikle 1-2 adet sonra kendiliğinden geriler. Kistin gerilemesini kolaylaştırmak için doğum kontrol hapları kullanılabilir. Takip sırasında gerilemeyen, giderek büyüyen ya da torsiyone olan, rüptüre olan kistlerde ameliyat gereklidir. Kist ameliyatla yumurtalığa zarar vermeden çıkartılır.

Endometrioma (çikolata kisti) (Yumurtalıkta gelişen endometriozis kisti)Endometriozis rahim iç zarı dokusunun farklı yerlerde, çoğunlukla yumurtalıklarda yerleşmesi ile karakterize bir tablodur. Yumurtalıklar endometriozis odaklarının sıklıkla yerleştiği yerlerden biridir. Her adet döneminde kanama ve iyileşme nedeniyle bu odaklarda kistik gelişmeler olur. Bu kistler genellikle etrafa yapışıktır, birlikte çevrede başka endometriozis odakları da vardır.

Hastalar genellikle karşımıza kısırlık, şiddetli adet ağrıları, cinsel ilişkide ağrı ve yoğun adet kanamaları şikayeti ile gelir. (Tedavisi kistin ameliyatla çıkartılmasıdır.) Endometrioziste tedavi esas olarak ağrı ve kısırlık sorunlarına yönelik olarak yapılır. Bu sorunlardan birinin veya ikisinin de olup olmaması tedavi şeklini değiştirebilir. Minimal ve hafif endometrioziste tedavi vermeksizin elde edilen gebelik oranları medikal tedavi sonrası elde edilen gebelik oranları ile aynıdır, bu nedenle bu hastalarda medikal tedaviye geçmeden önce 6-9 ay beklemek yerinde olur. Tek başına ağrı sorunu için ağrı kesiciler kullanılabilir.

Tedavide ilaçlar, cerrahi yaklaşım ya da bu ikisinin kombinasyonu yada cerrahi sonrası ilaç tedavisi gibi seçimler söz konusudur. İlaç tedavisinde amaç endometriozis odaklarını hormonal ilaçlar kullanarak baskılamaktır. Medikal tedavilerin etkileri en az 2 ay sonra görülmeye başlar. Yumurtalıkta görülen endometrioma 3 cm. ve üzerinde ise medikal tedavi yarar sağlamaz.

Cerrahi tedavi özellikle orta ve şiddetli derecede hastalığı olanlarda ağrı ve kısırlık sorunlarına yönelik olarak uygulanır. Cerrahi tedavi hastalığın yaygınlığına, hastanın yaşına, sorunlarına ve beklentilerine göre yapılır. Örneğin ileri yaşta, yaygın hastalığı olan, şiddetli ağrılardan yakınan daha fazla çocuk sahibi olmak istemeyen hastalarda rahim ve yumurtalıkların çıkarılması hastanın beklentilerini karşılayabilir ve sorunu kökten çözümler. Aynı durumda daha genç bir hastada sağlam tek yumurtalık bırakılabilir. Esas sorunu ağrı olan, rahim ve yumurtalıklarını korumak isteyen hastalara rahime giden sinirlerin tahribatı anlamına gelen presakral nörektomi yapılabilir. Çocuk sahibi olmak isteyen hastalarda ise mutlaka organ koruyucu cerrahi uygulanmalıdır. Cerrahi tedavinin temel prensibi çikolata kistlerinin ve endometrial odakların çıkartılması, yapışıklıkların açılarak normal bir pelvik anatomi sağlanmasıdır. Cerrahi tedavi olarak laparoskopi hastanın çabuk iyileşmesi yönünden laparotamiye üstündür.

Endometriozisin cerrahi tedavisi sonrası özellikle takip eden ilk 1 yılda %30-70 arasında değişen gebelik oranları verilmektedir.
Dermoid Kist (Benign Kistik Teratom)

Dermoid kist tüm over tümörlerinin %10-15’ini oluşturur. Ayrıca 20 yaşın altında görülen over tümörleri arasında ilk sırada yer alır. Her yaşta görülmekle birlikte 20-40 yaşlar arasında daha sık rastlanır. Dermoid teratomda hakim olan doku genellikle deri ve deriye ait yapılar olduğu için yüzyılı aşkın bir süredir kullanılagelmiş yanlış bir isimlendirmedir. Kanserleşme oranı %1-3 arasındadır. Kist çoğunlukla 10-15 cm. çapındadır. Kist açıldığında genellikle saç, kemik, diş, kıkırdak ve yağa benzeyen koyu kıvamlı bir sıvı içerdiği gözlemlenir. Bazen içerisinde barsak mukozası, tiroid bezi dokusu, sinir yapıları ve solunum sistemine ait dokular da bulunur. Klinik olarak genellikle asemptomatiktir, tesadüfen saptanır ancak ara sıra karın ağrısı görülebilmektedir.

Tedavi kistin ameliyatla çıkartılmasıdır. Dermoid kist saptanan kişiler genellikle üreme çağında olan kişiler olduğu için cerrahi girişim sırasında yumurtalıklar mümkün olduğu kadar korunmalıdır.

Adet Düzensizliği ve Hormonal Sorunlar


lk görülen adetten menopoza kadar üremeye yönelik her ay tekrarlayan hormonal değişiklik ve adet kanaması ile karakterize, özellikle genital sistem olmak üzere tüm organizmayı etkileyen periyodik değişikliklere mensturel siklus adı verilir. Mensturel siklusun 1. günü olarak adet kanamasının başlangıç günü kabul edilir. Mensturel siklus 28+/-7 gündür. Ortalama kanama süresi 5+/-3 gün kadar olup, bir dönem boyunca kaybedilen kan miktarı 30 ml. (20-80 ml.) civarındadır. İlk menstürasyon kanaması 13 (8-16) yaş civarında görülür. Menarştan (ilk adet) sonraki 12-18 aylık dönemdeki adetler genellikle düzensiz ve yumurtlamasızdır.


Normal bir adeti oluşturan 4 faktör vardır;

 

  • Hipotalamus
  • Hipofiz
  • Yumurtalık
  • Rahim

 

Bu faktörlerden herhangi bir aşamada oluşabilecek sorun karşımıza adet düzensizliği olarak çıkar.


Mensturel siklus bozukluklarını tanımlamak istersek;

 

  • Oligomenore; 35 günden uzun aralıklarla oluşan düzensiz kanamalardır.
  • Polimenore; 21 günden kısa aralıklarla oluşan düzenli kanamalardır.
  • Hipomenore; Menstürel kanama miktarının az olmasıdır.
  • Hipermenore; Menstürel kanama miktarının fazla olması, ancak süresinin normal olmasıdır.
  • Menoraji; Menstürel kanamanın uzamasıdır.
  • Metroraji; Düzensiz aralıklarla oluşan kanamalardır.
  • Menometroraji; Düzensiz aralıklarla oluşan bol kanamalardır.
  • Ovulasyon kanaması; İki adet ortasında görülen hafif kanamadır.
  • Premenstürel kanama; İki adet kanamasının öncesinde görülen hafif kanamadır.
  • Spotting; Lekelenme şeklinde kanamalardır. Sıklıkla rahim içi araç veya hormonal bozukluklara bağlıdır.
  • Jüvenil kanama; Menarş veya hemen sonrasında görülen çoğunlukla yumurtlama sorunununa bağlı kanamadır.

 

Anormal vajinal kanamaları ikiye ayırmak mümkündür;

Organik nedenler

Disfonksiyonel uterin kanamalar

Organik nedenler; RIA (rahim içi araç, spiral) kullanımı, ilaçlar, abortus (düşük), ektopik gebelik (dış gebelik), trofoblastik hastalık, karaciğer yetmezliği, böbrek yetmezliği, kan, tiroit hastalıkları, vajina, dış genital, rahim ağzı ve rahimin kendisinden kaynaklanan kanamalardır. Rahim ağzından veya rahim içinden kaynaklı bir polip yapısı adet düzensizliğine neden olabilir. Yine rahimden kaynaklı myom yapısı da kanama yaratır, travmaya bağlı yırtıklar da bir diğer anormal kanama nedenidir. Tedavileri genellikle sebebe yöneliktir ve tanıları basit bir jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile konulabilir.


Disfonksiyonel kanamalar organik bir nedene bağlı olmayan, normal dışı rahim kanaması olarak tanımlanabilir. Bu nedenle disfonksiyonel kanama tanısı, diğer kanama nedenleri dışlandıktan sonra konan bir tanıdır.


Adet düzensizliklerinin %90 kadarı anovulatuvar (yumurtlama fonksiyon bozukluğu) disfonksiyonel kanamalar olup bu tip kanamalar daha çok menarş sonrası ve menopoz öncesi görülürken, %10’u yumurtlamalı disfonksiyonel kanamalardır ve 30-40’lı yaşlarda görülür.


Disfonksiyonel kanamalar adet kanamalarının ya da miktarının veya her ikisinin birden bozulması ile ortaya çıkar.


Disfonksiyonel kanamaların tanısı endometriyal biyopsi ile konulmaktadır. Tedavi buna göre planlanır. Rahim iç zarı kalınlaşması olarak bilinen endometriyal hiperplazilerde bir diğer disfonksiyonel anormal vaginal kanama nedenidir.

Endometriyal hiperplazi; hormonal uyarılara bağlı olarak rahim iç zarı bezlerinde çoğalma ile karakterizedir. Özelliği anormal vajinal kanamalara yol açması ve kanser öncüsü lezyonlar olmasıdır. Basit, kompleks ve atipik hiperplazi olmak üzere 3 tipi vardır. Basit tip hiperplazide,rahim iç zarı kanseri riski %1 iken atipik hiperplazide bu oran %29’lara ulaşmaktadır. Menopozdaki kadınlarda gelişen endometriyal hiperplazinin kansere dönüşme riski menopoz öncesi hiperplazi gelişen kadınlardan 5-10 kat artmıştır. Endometriyal hiperplazili hastalar oligomenore, amenore (hiç adet görememe), polimenore, hipermenore, menoraji, metroraji gibi kanama düzensizliği yakınmaları ile başvurabilecekleri gibi şikayetsiz de olabilirler. Ancak sık görülen bulgu menometroraji (uzamış ve çok miktarda adet kanaması) dır. Özellikle menopoz öncesi semptomu olan kadınlarda mutlaka küretaj ile rahim iç zarı hakkında bilgi edinilmelidir. Biyopsi ile tanı konulan hiperplazilerin tedavisi hiperplazinin tipine, hastanın yaşına ve medikal durumuna göre farklılık gösterir. Üreme çağında ilaç tedavisi ön planda iken atipi gösteren hiperplazilerde ve menopoza yakın veya menopoz sonrası dönemde cerrahi tedavi ön plana çıkar. Bu cerrahi tedavi rahim ve yumurtalıkların çıkarılmasıdır.


Disfonksiyonel kanamaların tedavisinde amaç kanamayı durdurmak ve kanamanın tekrarını engellemektir. Tedavide hastanın yaşı, kanamanın yumurtlamalı olup olmaması gibi faktörler göz önüne alınarak ilaç seçimi ve tedavi süresi düzenlenir. Kullanılan ilaçlar genellikle östrojen, progesteron veya her ikisini de birden içeren hormonal ilaçlardır.

Premenstürel Sendrom (PMS) ;


Menstürel siklusun ikinci yarısında ortaya çıkan ve menstürasyonla birlikte ortadan kalkan bazı rahatsızlıkların günlük aktiviteyi engelleyecek ve tedaviyi gerektirecek boyutlarda oluşu premenstürel sendrom adını alır. Genellikle adet kanamasından 7-14 gün önce başlayan, kişisel farklılıklara göre değişik semptomlar kompleksi gösteren ve bu nedenle bir sendrom olarak adlandırılan PMS ilk olarak ruhsal yapıda dengesizlik ve ödem oluşumuna eğilim olarak tanımlanmıştır. PMS yaklaşık 200 kadar semptomu gösterilmiş olan bir psikonöroendokrin bozukluktur. Kadınların yaklaşık %30-50’sinde PMS vardır. Bu olayların %5-10’unda semptomlar çok şiddetli olabilmektedir. Genellikle 25-35 yaşlarında görülür. Ensık görülen şikayetler memelerde ağrı, vücutta su toplanması, karın şişliği, iştah değişiklikleri ve ruhsal değişikliklerdir. PMS tanısı koymak için bazı kişiler göz önünde bulundurulmalıdır.

 

  • Şikayetler bir adet döneminin 2. yarısında ortaya çıkar.
  • Adet döneminin ilk yarısında hiç şikayetsiz en az 1 haftalık dönem vardır.
  • Şikayetler en azından ardışık 3 ay üst üste tekrarlamalıdır.
  • Şikayetler günlük aktiviteyi engeller ve tedavi gerektirir.

 


Tedaviler genellikle şikayete yöneliktir ancak antidepresanlar, B6 vitamini, diüretikler, bazı hormonal ilaçlar ve bitkisel ilaçlara da tedavide başvurulabilir. Ayrıca egzersiz ve sıvı dengesinin ayarlanması, tuzun azaltılması da bir yöntemdir.


Dismenore :


Adet görme kadın organizması için fizyolojik bir olaydır, pek çok kadın adet gördüğü dönemde çeşitli organik ve psikolojik rahatsızlıklardan sıkça yakınmakta ve doktora başvurmakta iken bu dönemi belirgin bir şikayeti olmadan geçiren kadınlar da vardır. Bu farklılığın temelinde hiç şüphesiz kişisel metabolik, hormonal, psikojenik farklılıklar yatmaktadır.


Dismenore kelime anlamı olarak ağrılı adet görmeyi ifade etmektedir. Ancak periyodik olan bu ağrı bulantı, kusma, sık dışkıya çıkma, baş ağrısı, çarpıntı ve duygu durum bozuklukları ile beraber olabilmekte ve kadının günlük aktivitesini etkileyerek tedavi arayışına itmekte, özellikle çalışan ve okuyan kesimde iş günü kaybı ve devamsızlık nedeni olmaktadır. Yapılan çalışmalarda dismenore görülme sıklığı %3-90 oranında değişmektedir. Bu oran farklılıkları hekimlerin hastaların şikayetlerini patolojik ya da fizyolojik olarak değerlendirmede esas aldıkları kriterlerin ya da yargılarının farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Yine de ortalama olarak %50 kadında farklı derecelerde dismenoreye rastlanmaktadır. Dismenoreyi 2’ye ayırarak incelemek uygundur;

 

  1. Primer Dismenore
  2. Sekonder Dismenore

 

1) Primer Dismenore: Özelliği herhangi bir pelvik patolojiye bağımlı olmadan oluşmasıdır. Genellikle 25 yaşın altında başlar. Ağrı genellikle adet kanamasından hemen önce veya kanamasıyla beraber ortaya çıkar ve genellikle 1-2 gün içinde kaybolur. Ağrı genellikle alt karın ve kasıklarda hissedilir. Sırt, bel ve uyluklara yayılır. %50 vakada bulantı, kusma gibi şikayetler eşlik eder ve 48-72 saat içinde sonlanır. Eşlik eden bir patoloji yoktur. Tedavisinde ağrı kesicilerden, kas gevşeticilere, doğum kontrol haplarından cerrahi olarak rahime giden sinirlerin harap edilmesi, akupunktur ve TENS (transkütanöz sinir uyarısı) e kadar bir sürü yöntem kullanılmaktadır.


2) Sekonder Dismenore: Başlangıçta adet dönemlerinin ağrısız olmasına karşın daha sonraki yıllarda, genellikle 25-30 yaş arası üreme döneminde adetlerin ağrılı olmasını ifade eder. Burada primer dismenorenin aksine ağrı nedeni organik bir lezyondur. Endometriozis, myomlar, endometriyal polip, geçirilmiş rahim enfeksiyonları, rahim içi araç kullanımı (spiral), rahimin pozisyon anomalileri, rahim ağzı yapışıklıkları gibi bir sürü sebep sekonder dismenoreye neden olabilir. Ağrı genellikle adet kanamasından 1 hafta kadar önce ortaya çıkar, adet kanamasına yakın 2-3 gün önce şiddetlenir ve adet kanaması ile birlikte azalmaya başlar. Ağrının karakteri sebep olan faktöre göre farklılık gösterir. Ağır endometriozis ve rahim ve tüplerin iltihabi hastalıklarında künt bir karakter gösterirken polip ve spiral varlığında kramp tarzındadır. Sekonder dismenore tedavisi nedene yönelik yapılır.Polikistik Over Sendromu:


PKOS (Polikistik Over sendromu) ilk kez 1938’de Stein ve Lev*enthall tarafından, adet bozukluğu, şişmanlık, tüylenme, yumurtalıklarda çok sayıda ancak küçük kistlerin varlığı ve gebe kalamama olarak tanımlanmıştır. Günümüzde PKOS tanımı da tartışılmakta ve bu sendromun aslında erkeklik hormonlarının yükselmesine bağlı kronik yumurtlama bozukluğu başlığı altında incelenmesinin daha uygun olduğu öne sürülmektedir. PKOS sebebi ne olursa olsun yumurtalıkların fazla erkeklik hormonu üretmesi olarak tanımlanabilir. USG’de yumurtalıkların minik kistlerle dolu olması yalnızca bir bulgudur ,tek başına bu sendromu oluşturmaz.

PKOS üreme çağındaki kadınların yaklaşık %3’ünde görülürken, normalden fazla kıllanması olan kadınların %75-90’ında görülür. PKOS’lu kadınların yarısından fazlasında kıllama artışı, yumurtlama sorunu ve kısırlık mevcuttur. Bunlardan başka kilo artışı, erkeksi karakterin artışı, adet düzensizliği de bulunur. PKOS’lu kadınların %30 kadarında ise belirgin bir patoloji görülmez. PKOS’lu hastaların yaklaşık yarısında insülin direnci ve glukoz intoleransı mevcuttur. Bu hastalar obesite ve şeker hastalığına yatkındırlar.


Tanı hastanın klinik tablosu, hormon laboratuar değerleri ve ultrasonografi ile konulur. USG’de özellikle yumurtalık dış yüzeyine yakın çok sayıda küçük folliküller vardır. USG’de tek kesitte 10 veya daha fazla 2-10 mm. çaplı folliküller vardır.


PKOS’un tedavisi hastanın gebelik isteyip istememesine göre planlanır. Gebelik istenmiyorsa rahim içine kronik uyarı yapan östrojen uyarımı engellenmelidir. Bunun için aralıklı progesteron veya doğum kontrol hapları kullanılır. Özellikle kıllanma artışı olan hastalarda doğum kontrol hapları kullanılmalıdır. Gebelik isteyen hastalar genellikle yumurtlama tedavisine iyi yanıt verirler ve kullanılacak ilk ilaç klomifen sitrattır. Diğer bir tedavi seçeneği cerrahidir ve laparoskopik olarak bu minik kistler yakılabilir.


Hirsutismus (Normalden fazla kıllanma):


Hirsutismus kadınlarda olmaması gereken bölgelerde, özellikle vücudun orta hattında kıllanma olması demektir. Yani erkek tipi kıllanmadır. Hipertrikozis ise tüm vücutta yumuşak ince kıllardaki genel artışı ifade eder. Kıllanma genellikle yüz (şakaklar, çene, bıyık) meme başı etrafı, her iki meme arası, göbek çevresi, uyluk iç yanı, sırt, kalçalar, dış genital organlar gibi erkeklik hormonlarına duyarlı bölgelerde yoğundur. Bu kıl dağılımının klinik olarak ifadesinde farklı skorlama sistemleri tanımlanmıştır. Bunlardan en yaygın olarak kullanılan Ferriman Gallway skorlamasıdır.


Aşırı kıllanma görülen kadınların çoğunda hormonal bir sorun yoktur. Bu sorun idiyopatik (sebebi bilinmeyen) hirsutizm olarak adlandırılır. Bu hastalarda normal yumurtlamalı adetler vardır ve kandaki erkeklik hormonları değerleri normaldir. Genellikle kıllanma nedeni kıl köklerinin normal düzeydeki erkeklik hormonlarına karşı duyarlılık artmıştır.


Klinik tablonun başlangıcı, semptomların ağırlığı ve gelişme hızı aşırı kıllanmanın sebebine ışık tutar. İlk adet öncesi başlayan ve yavaş ilerleyen bir tablo genellikle iyi huylu yumurtalık ve böbrek üstü bezi patolojilerinin ifadesidir. Buna karşı ani başlangıç ve hızlı ilerleme bir tümör ifadesidir. Erkeklik hormonu fazlalığı bulgularının yanında hiç adet görememe de varsa seksüel gelişme anomalisi aranmalıdır.


Hormonal değerlendirmede hedef aşırı erkeklik hormonu salgısına neden olan etkenin tümör olup olmadığı ve hormon salımının kaynağının belirlenmesidir.Tedavide hedef yumurtalık ya da böbrek üstü bezi kaynaklı erkeklik hormonlarının azaltılmasını sağlamak, bu hormonların yağ ve cilt düzeyinde dönüşümünü engellemek veya azaltmaktadır. Tedavi erkeklik hormonu kaynağına ve niteliğine göre farklılık gösterir. Sebep tümör ise ameliyat şarttır. Diğer durumlarda bu hormonları baskılayıcı ilaçlar kullanılır. Ancak tedaviden sonuç alınması uzun zaman gerektirir. Çünkü kıl gelişimi uzun bir dönemde oluşur. Bu nedenle tedavi sonuçlarının klinik olarak görülmesi 6-12 ay sürebilir. Hirsutizm olgularında hormon baskılanması sağlandıktan sonra mevcut fazla kıllar epilasyonla yok edilebilir.

İdrar Kaçırma ve Rahim Sarkması


Rahim sarkması nadiren (%2) gençlerde ve doğum yapmamış kişilerde görülebilse de ortaya çıkmasındaki en önemli neden vajinal doğumdur. Çok sayıda doğum, iri bebek doğurma, müdahaleli doğum, doğumda oluşan perine yırtılmaları, karın içi basıncını artıran kronik öksürük, aşırı şişmanlık etkenlerdir. Şikayetler genellikle menopoz ve sonrası dönemde ortaya çıkar. Sebep olarak hormonların azalması ve yaşa bağlı olarak gerginliğin kaybolması gösterilebilir.

Rahim sarkmasına vajinanın ön ve arka duvarının da gevşemesi ve hastanın eline kitle imiş gibi gelmesi eşlik edebilir. Özellikle mesanenin vajina ön duvarından vajinal boşluğa doğru sarkması sistosel adını alır ve eşlik eden idrar torbası kanalı sarkması (üretrosel) da varsa hasta öksürüp, hapşırma gibi karın içi basıncı artıran her durumda idrar kaçıracaktır. Buna stress incontinans adı verilir. Sistosel ve üretrosel ileri seviyede ise mesanenin tam boşaltılamaması, sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları gibi şikayetler de eşlik edebilir.


Rektosel rektumun vajina arka duvarından vajina boşluğuna doğru fıtıklaşmasıdır. Oluşan keseleşme nedeniyle dışkılama zorlaşabilir. Hasta büyük tuvaletini vajinadan elle yaptığı bası ile gerçekleştirdiğini ifade edebilir.


Enterosel rahim arkasındaki culde sac denilen bölgenin vajina arka duvarının kas yapısından vajinal boşluğa fıtıklaşmasıdır. Fıtık kesesinde genellikle ince barsak vardır. Büyük enteroseller vajinada basıya neden olur.Tüm bu pelvik gevşeklik formları muayene ile tanınabilir, birkaç istisna hariç tedavi çoğunlukla operasyondur.


Rahim sarkmasının dereceleri vardır. 1. derece sarkma en hafif olan form iken 4. derece sarkmada rahim tamamen dışarıya çıkmıştır. Komplikasyonları akıntı, anormal kanamalar, dışarı çıkan rahim ve civarında yara ve enfeksiyonlar, idrar yolu enfeksiyonu, böbrek toplayıcı kanallarının sıkışmaya bağlı tıkanıklığı ve böbrekte genişleme olarak sayılabilir. Çok ihmal edilmiş vakalar böbrek yetmezliğine kadar gidebilir.


Rahim sarkması gelişen kadınlarda hasta bası hissi, dolgunluk hissi, vajinada ele gelen kitle, sık idrara çıkma ve idrar kaçırma şikayeti ile başvurur.


Vajinal kubbe sarkması genellikle vajinal yoldan yapılan rahim alma ameliyatından sonra gerçekleşir.Doğum travması nedeniyle vajinal giriş ve makatta yakın bölgede (perine) yırtıklar meydana gelebilir. Perine incelir ve gevşer, pelvik taban kası fonksiyonu kaybeder, vajinal giriş genişler. Bazen yırtıklar küçük olabilirler ancak makat kaslarını da içine alan yırtıklar meydana gelebilir, kadın gaz ve dışkı kaçırabilir. Tüm bu sorunların tek tedavisi pelvik taban anatomisine uygun olacak biçimde yırtıkların düzeltilip vajinanın cerrahi olarak daraltılmasıdır.


Pelvik gevşeme şikayeti olan tüm kadınların %15’i plastik cerrahi girişime gereksinim duyar. Cerrahi girişim için bir risk taşımayan hastalarda ameliyat tercih edilmelidir. Ancak hastamın kişiliği, sosyokültürel durumu, mesleki yaşamı ve cinsel hayatı da tedavi tercihini belirlemede etkili olmaktadır. Cerrahi tedavi uygulanamayan ileri yaştaki kadınlarda veya cerrahi tedaviyi tercih etmeyen kişilerde geçici çözümlerle şikayetlerin giderilmesine çalışılır.


Rahim sarkması ilaçla tedavi edilemez ancak pesser denilen vajinadan uygulanan halkalarla hastanın şikayeti azaltılıp pelvik tabana destek sağlanabilir. Operasyon ve anestezi riski yüksek olan yaşlı kadınlarda, cerrahi girişimi reddeden hafif ve orta derecede sarkması olan hastalarda ya da sarkan rahimde oluşan yaraların bir süre tedavi olmasını sağlamak amacıyla ameliyat öncesi hazırlık döneminde pesserler kullanılabilir. Pesserler uzun süreli kullanımda 2 ayda bir çıkartılmalı, temizlenmeli vajina iritasyon ve yaralar yönünden kontrol edilmelidir. Menopozdan sonra kullanılıyor ise östrojenli kremlerle birlikte kullanılmalı veya ağızdan östrojen içeren ilaçlar verilmelidir. Medikal olarak yapılacak diğer önlemler hastanın kilo vermesi, mevcut kardiyovasküler veya akciğer hastalığının düzeltilmesi, sigaranın bırakılması, uygun kişilerde egzersiz ile (kegel egzersizi) pelvik taban kaslarının güçlendirilmesidir.


Rahim sarkmasında tercih edilecek operasyon şekli rahimin vajinal yoldan çıkartılması ve eşlik edebilecek sistorektoselin düzeltilmesidir. Genç yaştaki hastalarda rahim kalması arzu ediliyor ise laparoskopik veya açık olarak rahim karın önduvarına asılır.


İdrar Kaçırma:


Klasik deyimi ile üriner inkontinans istemsiz idrar kaçırma için kullanılan bir deyimdir. Üriner incontinans basit olarak 3 tipe ayrılabilir.


  • Stress incontinans
  • Urpe incontinans (sıkışma inkontinansı)
  • Over flaw incontinans (taşma inkontinansı)


Stress incontinans: Klasik deyimle üriner incontinans idrar kaçırma için kullanılan bir deyimdir. Basit olarak 3 tipe ayrılır; stress incontinans, urge incontinans (sıkışma incontinansı), overflow incontinans (taşma incontinansı). Stress incontinansın en önemli nedeni normal vajinal doğumda pelvik kasların ve mesane boynu açısının yer değiştirmesine bağlı olarak karın içi basıncını artıran herhangi bir aktivitede; öksürme, hapşırma, gülme, uzun yol yürüme gibi aktivitelerde istemsiz olarak idrar kaçırmadır. En önemli sebebi çok sayıda ve zor doğumlardır. Tedavisi sadece stress incontinansı kapsıyor ise cerrahidir.


Urge incontinans: Aciliyet incontinansı demektir. Mesanenin kendisinden kaynaklanmaktadır. İdrar yolu enfeksiyonu ve yangılarında mesanenin radyasyona maruz kaldığı durumlarda, mesane taşı, büyük myomlar gibi büyük kitlelerin mesaneye baskı yaptığı durumda, gebelikte, kullanılan birtakım ilaçlarda (diüretikler gibi), bazı nörolojik bozukluklarda (MS hastalığı gibi) ya da psikolojik sebeplerle bu tip incontinans görülebilir. Bazı vakalarda stress incontinansı ile birlikte görülür. Buna miks incontinans denir.


Taşma incontinanı: Dolup taşma şeklinde idrar kaçırmadır. Mesane burada büyük, gevşek bir torba gibidir. Mesane kasının aktivitesi ya hiç yoktur ya da çok azdır. En sık nedenleri arasında cerrahi operasyonlar, herpes virüsüne bağlı ağrılı durumlar, kullanılan antidepresanlar ve başka ilaçlar, epidural anestezi, idrar yolu enfeksiyonları pelvik kitleler ve demans sayılabilir. Fonksiyonel incontinans daha ziyade geri dönüşümlü olan bir tür idrar kaçırma şeklidir.

Dış Gebelik


Normal döllenmede yumurta rahim içinde, kendisi için oluşturulan yere yerleşir. Döllenmiş yumurtanın normal yerinden başka bir yerde tutunmasına ve büyümesine dış gebelik adı verilir, zamanında tedavi edilmediği takdirde ölümcül sonuçları vardır. Bazı ülkelerde anne ölümlerinin önemli nedenlerinden biri olmasına rağmen gelişmiş ülkelerde dış gebelikten dolayı ölüm vakası oldukça azdır. Çeşitli yayınlara göre tüm gebelikler içerisindeki sıklığı 1/150 ile 1/1000 arasında değişmekte, rahim ve tüp enfeksiyonlarının sık görüldüğü bazı az gelişmiş ülkelerde bu oran 1/128e kadar yükselebilmektedir.

Normal döllenme tüpün yumurtalığa yakın bölgesinde oluşur. Döllenmiş yumurta rahim içine doğru ilerlerken gelişimini sürdürür ve rahim içine ulaştığında ise tutunacak olgunluğa erişmiştir. Döllenmiş yumurtanın tüpteki yolculuğunu geciktiren herhangi bir neden bulunduğu yere tutunup kalmasına neden olur. Dış gebelik vakalarının yaklaşık yarısında sebep tüpe bağlı sorunlardır. Geçirilmiş batın cerrahileri, enfeksiyonları (özellikle tüberküloz) tüpe komşu bir tümöral yapı varlığı, endometriozis gibi tüpte çekilme ve yapışıklıklara neden olan faktörler dış gebeliğe neden olur. Yani tüpün narin yapısını ve hareketini bazen her faktör dış gebelik riskini artırır. Daha önce dış gebelik geçiren kadınlarda tüp operasyonla alınsın alınmasın tekrarlama riski %10 gibi yüksek bir değerdir. Doğum kontrol ilaçları dış gebelik riskini azaltırken sadece progesteron içeren doğum kontrol ilaçları bu riski 5 kat artırmaktadır. Spiral kullanan kadınlarda herhangi bir gebeliğin oluşma riski %2’dir ve bunun dış gebelik olma ihtimali %17’lere kadar çıkmaktadır. Kısırlık nedeniyle tedavi gören kadınlarda da dış gebelik ihtimali artmıştır.

Dış gebelikte tanı kliniğe göre konulur. Hasta karşımıza adet gecikmesi, vajinal kanama ile gelir. Ancak tablo çoğu zaman dört dörtlük değildir. Ağrının nedeni tüpte yerleşmiş gebelik ürününün büyürken tüpü germesidir. Nadiren hızlı seyreden olgularda rahimden dışarıya bir kanama olmadan tüp büyüyen gebeliği taşıyamaz ve yırtılarak karın içerisinde hayatı tehdit eden iç kanamaya neden olur.

Dış gebelik tanısında en önemli nokta erken evredeki bozulmamış dış gebeliğin tanısını koymaktır. Dış gebelik karında şişlik, ağrı gibi klinik belirtilerini bozulmamış ta olsa 5. gebelik haftasından sonra gösterir. Vajinal kanama ise daha erken dönemde görülebilmektedir. Erken tanıda amaç ilaç ile ameliyata gerek kalmadan dış gebeliğin tedavisidir. Kanda BHCG (gebelik hormonu) ve progesteron tayini ile erken tanı koymak mümkündür.

Klasik bilgilerimize göre gebeliğin erken döneminde BHCG 48 saatte 2 katına katlanmalıdır (rahim içi yerleşen normal gebeliklerde). Bu şekilde seyretmeyen BHCG yükselişlerinde düşük ihtimali veya dış gebelik ihtimali düşünülmelidir. Diğer bir tanı kriteri BHCG seviyesi 2000 iu/ml üzerinde iken normal gebeliklerde gebelik kesesi oluşumu görülürken dış gebelikte bu değer ve üzerinde kese görüntüsü yoktur. Serum progesteron seviyesi normal gebeliklerde 25 mg/ml üzerinde iken dış gebelikte 5-25 arasında değişebilmektedir.Ultrasonografi ile dış gebeliğin erken dönemdeki tanısı oldukça güçtür. İlerlemiş vakalarda ancak gebelik tüpte görülebilir.

Rahim içine yapılacak biyopsi ile rahim içinde gebeliğe ait doku bulunmaması, AriaStella denilen rahim iç zarı doku yanıtı genel olarak dış gebeliği düşündürür.

Tedavide dış gebeliğin evresi, hastanın klinik durumu oldukça önemlidir. İç kanama ile seyreden, hastanın hayatını tehlikeye sokan vakalarda acil ameliyat endikasyonu vardır. Ameliyat açık veya kapalı (laparoskopik) yapılabilir. Tüp yırtılmamış ise ve hasta doğurganlığını tamamlamamış ise tüpe yapılacak kesi ile materyalin çıkartılması, (salfingostomi) tüp yırtılmış ve harap olmuş ise kanama odağının durdurulup tüpün çıkartılması (salfenjektomi) gereklidir. Salfingostomi yapılan olgularda aynı tüpte yeni bir dış gebeliğin tekrarlanma oranı %15-20, aynı dış gebeliğin devam etme oranı %3-20 civarındadır. Bu nedenle tüp koruyucu cerrahi geçiren hastalarda haftalık BHCG düzeyi takip edilmeli, değerde sabitlenme veya yükselme varsa metotreksat tedavisine geçilmelidir.

İlaç tedavisinde; dış gebelik olguları erken tanınmaya başlayınca tüpe zarar vermeden hastalığı tedavi etmeye yönelik tedavi seçenekleri geliştirilmeye çalışılmış ve başarı sağlanmıştır. En çok kullanılan ilaç metotreksattır. Bu tedavi için BHCG 2000 in altında olmalı, iç kanama bulguları olmamalı, hastanın genel durumu iyi olmalı, dış gebelik bozulmamış olmalı, ayrıca hastanın karaciğer ve böbrek fonksiyonları iyi olmalıdır. Uygun seçilmiş vakalarda sistemik metotreksat tedavisi ile tubal dış gebeliklerin %88-92’si başarı ile tedavi edilmektedir.

Kısırlık ve Tedavisi


Üreme kapasitesinin istek dışı azalması infertilite adını alır. Başka bir ifade ile doğum kontrol yöntemi kullanmadan düzenli bir cinsel yaşama rağmen 1 yıl süreyle gebelik oluşmamasına infertilite yani kısırlık adı verilir. Genellikle sterilite terimi de infertilite anlamında kullanılmaktadır. Ancak sterilite üreme kapasitesinin tümüyle kaybını ifade eden bir terim olup infertil grubun küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Ortalama olarak evli çiftlerin %15’i infertildir. Kadınların yaklaşık 1/5’i infertilite nedeniyle doktora başvurmaktadır. Normal bir gebeliğin gerçekleşebilmesi için aşağıda sıralanan temel koşulların bir arada ve eksiksiz olması gereklidir:


  • Yeterli miktarda üreme kapasitesi içeren spermlerin vajinaya bırakılması: Bunun için normal bir sperm yapımı, ejekülasyon ve cinsel ilişki gereklidir.
  • Vajinaya bırakılan spermlerin rahim ağzındaki mukus bölgesine yapışması ve rahim ağzı kanalına geçmesi
  • Yumurta ve spermin birleşmesinde mekanik bir engelin bulunmaması yani tüplerin açık olması
  • Döllenebilir özellikte yumurta olması: Bunun için normal yapıda follikül içeren yumurtalıklar ve follikül yapımı için normal denge gereklidir.
  • Spermin yumurtayı dölleyebilmesi: Burada özellikle immünolojik mekanizmaların rol oynadığı düşünülmektedir.
  • Döllenmiş yumurtanın rahime yapışması: Burada yine sağlıklı bir rahim iç zarı yapısı, hormonal immün denge varlığı söz konusudur.
  • Oluşan embriyonun gebelik boyunca gelişimini sürdürmesi için uygun bir rahim iç zarı ve rahim kavitesi gereklidir.



Yukarıdaki tüm koşulların normal olmasına rağmen endometriyozis veya henüz açıklayamadığımız bazı faktörlerden dolayı gebelik oluşmayabilir.


İnfertil çiftlerin değerlendirilmesi konusunda bazı faktörlerin üzerinde durulması gerekir. Bu faktörlerin başında yaş faktörü gelmektedir. Yaş ilerledikçe üreyebilirlik oranı azalmaktadır. Kadınlarda gebelik için en uygun dönem 24 yaş civarıdır. Gebelik olasılığını gerek yaş ve gerekse zaman faktörü açısından değerlendirdiğimizde şu sonuçlara varabiliriz:

Yaşları 25’ ten genç olan çiftlerde infertilite tetkiklerine başlamak için 2 yıl beklenebilir.

Yaşları 30’ dan genç olan çiftlerde infertilite tetkiklerine başlamak için duruma göre 6 ile 12 aylık bir sürede gebelik oluşmamış olması kabul edilebilir. Bu yaklaşımla daha fazla beklemeden çiftlerin tedavisi açısından zaman kazanılmış olur.

Öte yandan infertilite tedavisinde bir tedavi protokolünü primer infertilitelerde en az 6 ay sekonder infertilitelerde 3-6 ay sürdürmek gerekir.


İnfertil Çiftin Değerlendirilmesi:


İnfertil çiftin değerlendirilmesinde hedef öncelikle infertilite neden veya nedenlerinin ortaya konulmasıdır. İnfertil çiftin değerlendirilmesinde temel kural erkek faktörünün öncelikle araştırılması, yani spermiogram yapmaktır. Kadına ait testlerin çoğunluğu kadının adet döngüsü günleriyle ilişkilidir. Erkekte döllenme için zamanlama önemli değildir. Ancak günümüz bilgisine göre kadın ayda bir yumurtlar ve bu yumurtanın 18 saatlik döllenebilirlik süresi vardır.

İnfertil çifti nasıl değerlendirmeliyiz: Bazı infertil çiftlerde iyi alınan bir öyküyle dahi infertilite nedenini ortaya koymaya yeterlidir. Örneğin erkekte iktidarsızlık oluşu veya erkeğin denizcilik gibi bir mesleğe sahip olup çiftin beraber olma sürelerinin az olması, ilişki sonrası vajinanın yıkanması veya ilişki için kayganlaştırıcı maddelerin kullanılmasının öyküyle ortaya konması sorunu çözecektir.

İnfertilite Faktörlerinin Araştırılması:


Erkek faktörü; İnfertil çiftin değerlendirilmesinde öncelik sırası erkek faktörünün araştırılmasıdır. Erkek faktörünü ortaya koyan önemli testler spermiogram, post coital test, antisperm antikorlarının ölçümü ve spermin dölleyebilme yeteneğinin testleridir.


Kadında Faktörü: İnfertiliteye neden olan en önemli etken ovulasyon yani yumurtlama faktörüdür. Adet döngüsünde yumurtlamayla sonuçlanan yumurtalık gelişimi ve yumurtlama sonrasında gelişen dönem birlikte ovulatuvar faktörü oluşturur. Kadında follikül gelişmemesi veya gelişmesinde bozukluk olması sonucunda yumurtlama olmamasına anovulasyon denilir. Normal follikül gelişimini aksatıp anovulasyon yani yumurtlama olmamasına sebep olan sorunlar şunlardır: stress, akut stress, ağır nevroz ve psikozlar, ruhsal hastalıklar, şişmanlık (genellikle 90 kiloyu aşan obez kadınlarda yumurtlama bozukluğu sıktır), aşırı egzersiz, beyinden kaynaklanan birtakım problemler, prolaktin hormonunun aşırı artmış olması.Yumurtlama kaynaklı yumurtlama problemlerinin en sık görüleni polikistik over sendromudur.Yumurtalığa ait tümörler de yumurtlamaya engel olabilir. Tiroid hastalıkları, hem tiroidin az çalışması hem de fazla çalışması yumurtlama bozukluğuna yol açabilir. Böbrek üstü bezi hastalıkları, karaciğer hastalıkları ya da sebebi bilinemeyen bir yumurtlama problemi çiftin çocuk sahibi olmasına engel olabilir. Bu hastaların çoğu yumurtlama yani ovulasyon tedavisine cevap verebilirler.


Tüplere ait faktörler: Tüpler sadece yumurta, sperm ve döllenmiş yumurtaya geçit veren basit bir yol değildir. Tüpe ait epitelin silia denen parçacıkları epitel hücrelerinin salgıları ve enzimatik aktiviteleri, tüp içindeki ortam, kas tabakasının aktivitesi yumurtanın yakalanmasında spermin taşınmasında döllenmede ve döllenmiş yumurtanın taşınmasında aktif rol oynar.


Rahim faktörü: Rahimin doğumsal anomalileri, rahim içi yapışıklıklar, myom, polip, özellikle tüberküloz gibi enfeksiyonlar, endometritler ve kanser gibi patolojiler rahim faktörünü oluştururlar. Bu şekilde gerek rahimin duvarı, gerekse rahim boşluğunu ilgilendiren problemler infertiliteye neden olabilmektedir. Bu tür anomaliler oluşan gebeliğin tutunmasını engelleyebildiği gibi tutunmanın kötü olmasına veya tutunma sonrası gelişimin aksamasına da neden olabilir.

Nedeni Açıklanamayan İnfertilite:


İnfertilite nedeni olarak bilinen tüm faktörlerin araştırma sonrası infertilite nedeni ortaya çıkarılamayan ve buna karşılık en azından 2 yıl süreyle çocuk sahibi olamayan çiftler bu gruba girerler. Bir çifti nedeni açıklanamayan infertilite grubuna sokmak için bazı kriterlere gerek vardır. Normal bir öykü ve normal bir fizik muayene, yeterli cinsel ilişki sıklığı, en az 3 kez normal spermiogram, düzenli yumurtlamalı adetler, yumurtladıktan sonra geçen sürenin (bir sonraki adete kadar geçen sürenin) 12 günden uzun olması, normal hormonal profil, normal HSG, laparoskopi ve histereskopi bulguları ve bunlara rağmen infertilite süresinin bir yılı aşması.


İnfertilitede Tedavi:


İnfertil bir çiftin tedavisine başlamadan önce en önemli kural infertilite nedeni veya nedenlerinin doğru bir şekilde ortaya konması, daha sonra da etkin tedavinin seçilip uygun bir sürede uygulanmasıdır. İnfertilitede tedavi programı çifte anlatılmalı, tam bir başarı sağlanamayacağı, tedaviyle şansın artacağı belirtilmelidir. Bunun yanında infertilite tedavisinin sabır gerektiği de hatırlatılmalıdır. Bir infertil çiftin tedavisi sırasında şu genel prensipler unutulmamalıdır:


  • İnfertilite nedeni veya nedenlerinin tanısı konmalıdır.
  • İnfertilite etkenine yönelik uygun tedavi seçilmelidir.
  • Seçilen tedavinin sonucunu görmek için en az 3-6 ay boyunca devam edilmelidir.
  • Tedavi süresince hekim, hasta, laboratuvar işbirliğinin güvenilir ve uyumlu olması sağlanmalıdır.
  • Tedavinin hiçbir zaman tam çözüm sağlayamayacağı ancak doğurganlık şansını artırmaya yönelik olduğu çifte anlatılmalıdır.
  • Tedavi de çiftin yaş faktörü tedavi uygulayabilme yeteneği dikkate alınmalıdır.
  • Tedavi süresince gerek ilaç ve gerekse laboratuar takipleri açısından ölçülü davranılarak gereksiz harcamalardan kaçınılmalıdır.
  • Bütün bunlar daha en başta çifte uygun ve geniş şekilde anlatılmalıdır.


Yapay Döllenme (İnseminasyon – Aşılama):


Spermlerin bir pipet aracılığı ile kadın genital sistemine verilmesidir. Günümüzde en yaygın olarak kullanılan yöntem intrauterin inseminasyon adıyla da bilinen aşılama metodudur. Erkek ejekülatının rahim içine verilmesi için çeşitli özel kataterler kullanılır. Kullanılan sperm taze olmalı, yeni verilmiş olmalı ve birtakım işlemlerden geçirilmiş olmalıdır ki buna genellikle sperm yıkanması adı verilmektedir. Ejekülat bazı işlemlerden geçirilerek hem hızı artırılır hem daha konsantre hale getirilir.


Aşılamanın zamanlaması; Yumurtanın 24 saat yaşadığı ve bunun da ilk 12 saatte döllenme yeteneğinin oldukça yüksek olduğu ifade edilmektedir. Diğer taraftan spermin kadın genital sisteminde ortalama 48 saat kadar canlı kalabildiği bilinmektedir. Bu nedenle yumurtlama takibi ile muhtemel yumurtlama günü belirlenmelidir. En sık olarak ultrason ile follikül takibi yapılmaktadır. Follikülometride döllenme ihtimalinin en fazla yumurtlamadan 3 gün öncesi ile yumurtlama günü arasındaki dönem uygulanan aşılamalarda olduğu görülmüştür. En fazla gebelik oranı ise yumurtlama günü yapılan aşılamalarda görülmektedir.

Puberte ve Adolesan Jinekolojisi


Kadın doğum uzmanı olarak bizler zaman zaman çocuk ve ergen yaş grubundaki kızlarda ortaya çıkan jinekolojik sorunlarla karşılaşmaktayız. Pediatrik dönem (çocukluk çağı) tanım olarak süt çocukluğundan puberte (genç kızlığa geçiş) e kadar uzanan dönemi ifade eder. Ancak süt çocukluğu ve yenidoğan döneminde bu başlık altında ele alınabilir. Adolesan (ergen) dönemi ise puberteden sonraki dönemdir ve bu dönemin üst sınırı 19-20 yaşa kadar çıkarılabilir. Her dönemin kendine has sorunları ve hastalıkları vardır.

Yenidoğan döneminde anneden geçen östrojen etkisi ile vajinal salgı varlığı, memelerde tomurcuklanma ve dış genital organlarda belirginleşme olur. Bu dönemde memelerden süt salgısı görülebilir, hatta yine hormonal etkilere bağlı olarak yenidoğanda vajinal kanama bile görülebilir.

Bu fizyolojik değişiklikler yaklaşık 3 hafta kadar sürer. Daha sonra 8 yaşına kadar süren erken çocukluk döneminde genital organların boyutlarında görülür. 7-10 yaş civarında memede belirginleşme dışında hemen hiçbir değişiklik olmaz. 10-12 yaşlarında östrojen etkisiyle rahim büyümeye başlar, dış genital bölge, küçük ve büyük dudaklar yağ depolanmasına bağlı olarak kalınlaşır. Genital bölgede kıllanma başlar ve klitoris belirginleşir.

Çoğu toplumlarda tarih boyunca puberte bir kutlama zamanı olarak kabul edilmiştir. Pubertedeki değişiklikler üreme dönemine doğru bir geçiş göstergesidir. Yine de bazı bireyler için psikolojik, sosyal ve kültürel nedenler bu dönüşümü zor ve stres dolu bir hale getirir. Günümüzde artık daha erken yaşta erişilmekte olan puberte bu modern zamanda erken seksualite ile uyumu güçleştirmektedir. Adolesan gebelikler nisbeten yeni bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişen beslenme ve hayat koşullarına bağlı olarak modern yaşamdaki değişiklikler puberteyi anlamanın önemini ortaya çıkarmaktadır.

Pubertede artmış hormon üretimine bağlı olarak önce hızlanmış büyüme, meme gelişimi (telarş) sonra genital bölge ve koltuk altı kıllanması (pubarş) en sonda ilk adet kanaması görülür (menarş). Bu süre ortalama 4-5 yıl sürer. Genelde pubertenin ilk belirtisi büyümedeki hızlanmadır (ortalama 9 yaş). Ve bunu meme tomurcuklanması izler. Genital bölge ve koltuk altı kıllanması meme tomurcuklanmasından sora oluşur (ortalama 10 yaş). İlk adet en son izlenen olaydır (ortalama 12 yaş). İlk adeti takip eden 12-18 aylık dönemde adetler genellikle yumurtlamasız ve düzensizdir ve bu dönemde hormonal etkilere bağlı olarak anormal vajinal kanamalar ortaya çıkabilir.Erken Puberte (Puberte Prekoks):

Kızlarda 8 yaşından önce sekonder seks karakterlerinin gelişmesidir. Genel olarak 10 yaş altında ilk adet kanamasının olması ve 9 yaşından önce kıllanmanın başlaması da erken puberte kabul edilir. Bu sorun yapısal ve sebepsiz olabileceği gibi bir takım beyin hastalıklarına, böbrek üstü bezi patolojilerine, yumurtalık sorunlarına da bağlı olabilir. Öncelikle hastanın erken puberte tanımına uyup uymadığı belirlenmelidir. Çünkü erken puberte sanılarak doktora getirilen çocukların çoğu normal fizyolojik gelişim göstermektedir.

Geç Puberte:

Sekonder seks karakterlerinin 13 yaş veya ilk adetin 17 yaşına kadar olmamasıdır. Sebep yapısal olabileceği gibi bazı kromozomal hastalıklar, doğuştan gelen anomaliler, beyinden kaynaklı bazı sendromlardır. Tanıda meme gelişimi, kıllanmanın derecesi, kemik yaşı, kafa grafisi, hormon tahlilleri gereklidir. Geç puberte tedavisinde genellikle hormon replasman tedavisi kullanılmaktadır.Çocukluk Çağında Sık karşılaşılan Hastalıklar:

Çocuklardan şikayete dair öykü almak oldukça güçtür ve yaklaşırken çocuğun içinde bulunduğu fiziksel ve ruhsal yapı farklılığı göz önüne alınmalıdır. Kız çocuğunun muayenesi özel şartlarda, jinekolojik masada yapılmalıdır. Muayene için genellikle yumuşak bir masada kurbağa pozisyonu tercih edilebilir. Küçük kızlarda muayene anne kucağında da yapılabilir.

Vajinal ve Dış Genital Enfeksiyonlar:

Çocuklarda ve ergenlerde vajinal ve dış genital enfeksiyonlarının nedeni erişkinlerden farklılık gösterir. Şikayet olarak genellikle akıntı, kaşıntı, dış genital bölgede kızarıklık bazen de vajinal kanama görülebilir. Çocuklarda görülen enfeksiyonlar genellikle nonspesifiktir. Altta yatan temel olay östrojen etkisi altında olmayan olgunlaşmamış vajina dokusundaki direncin azalmış olması ve tahriştir. Çocuğun perine bölgesinin yeterince temiz tutulmaması ve buna bağlı gelişen irritasyon ile kaşıntı bu yangı tablosuna yol açar. Bu tablo sonucunda akıntı ortaya çıkar. Genellikle deterjan ve sentetik iç çamaşırlarının irritasyonları bu tip tabloya yol açar. Östrojen düzeyinin yetersiz olması ve perineye dışkı bulaşması sonucu perine hijyeni kolaylıkla bozulabilir. Bu tür vajinitlerde anne tarafından perinenin temiz tutulması ve birtakım kağıt ve pedlerle tahriş edilmemesi sağlanmalıdır.

Puberte ile birlikte fizyolojik (doğal) akıntı ortaya çıkar, berrak ya da hafif sarı renkli ve kokusuzdur. İç çamaşırında kuruduğunda sarı bir renk alabilir, ayrıca akıntı kuruyup sertleştiğinde sürtünmeye bağlı tahrişe yol açabilir. Bu durum genellikle titiz anneler tarafından büyütülerek doktora bir şikayet olarak iletilebilir.

Çocuklarda görülen vajinitlerin önemli bir kısmı da mikroorganizmalar tarafından oluşturulur. Çocuklar burun, boğaz salgıları bulaşmış olan elleri ile genital bölge ve vajinayı kolayca enfekte edebilirler. Bu nedenle vajinit ve dış genital bölge enfeksiyonları genellikle üst solunum yolları enfeksiyonlarına eşlik eder. Ayrıca genital bölgeye dışkı bulaşması da bu enfeksiyonları tetikler. Barsak parazitleri de (özellikle kıl kurdu) vajinite neden olur, genellikle rektumdan gece çıkarak yumurtalarını vajinaya yakın bir bölgeye bırakırlar. En önemli şikayet şiddetli kaşıntıdır. Mantar enfeksiyonları genellikle puberte sonrası görülür, çocuklarda oldukça nadirdir. Eğer çocukluk çağında görülürse bu çocuklar şeker hastalığı, bağışıklık sistemi bozuklukları yönünden araştırılmalıdır. Uzun süre geniş spektrumlu antibiyotik kullanan çocuklarda vajina florasının bozulmasına bağlı olarak mantar enfeksiyonu görülebilir.

Ülkemizde adolesan çağda cinsel ilişki pek sık olmadığından cinsel yolla bulaşan hastalıklar bu dönemde sık görülmemektedir. Ancak burada önemli nokta çocuk cinsel istismarı ve tecavüzüdür. Çocuk veya ergen dönemde bu enfeksiyonlarla karşılaşılırsa çocuk ve aile büyüğü mutlaka sorgulanmalıdır.

Tüm bu enfeksiyonlarda tanı vajinal kültür ve muayene ile konulur ve etkene göre tedavi planlanır.

Tekrarlayan ve tedavi edilemeyen vajinal kanama ve akıntılarda vajinada yabancı cisim bulunma olasılığı akla gelmelidir. Çocukluk döneminde vajinada tuvalet kağıdı, çikolata kağıdı parçaları, leblebi, bilye gibi yabancı cisimlerle karşılaşılabilmektedir. Yabancı cisim uygun aletlerle veya vajinaya yapılacak lavaj (yıkama) işlemi ile çıkartılır, içerisi antiseptik solüsyonlarla yıkanır. Perineye uygulanacak östrojenli kremler yabancı cismin yaptığı travmaya bağlı hasarın iyileşmesini hızlandırır.

Düşmeler, yabancı cisimlere bağlı travmalar ve cinsel tecavüz girişimleri en sık rastlanan genital travma nedenleridir. Genital travma ile başvuran bir çocukta kanama odağı tesbit edilmeli, kanama mümkün olan minimal cerrahi girişimle durdurulmalıdır. Yapılacak müdahale küçük olsa bile girişimin sağlıklı yapılabilmesi için genel anestezi tercih edilmelidir.

Çocukluk çağında genital tümörler nadiren görülür, en sık rastlananı yumurtalık tümörleridir. Çocuk tümörlerinin yaklaşık yarısı kötü huyludur ve kanserleşme potansiyeli taşırlar. Özel bir tümör olan sarcoma botro*yoides vajen ön duvarından kaynaklıdır, tüm vajinayı dolduran üzüm salkımı tarzındadır ve küçük kız çocuklarında vajinal kanamaya neden olur. Tedavisi cerrahidir.Ambigus Genitalia da çocuk her iki cinse ait dış genital organları taşır sebebi kormozomal veya hormonaldır.

Labial füzyon küçük dudakların vajina bazen de üretrayı kapatmasıdır, bir tür yapışıklıktır. Tedavide östrojenli kremlerle masaj veya cerrahi tedavi gerekebilir.

Hymen imperforatus kızlık zarının tamamen kapalı olmasıdır. Genelde adet zamanı vajinada biriken kanın atılamamasına bağlı klinik bulgu verir. Tedavi cerrahidir.

Cinsel İşlev Bozuklukları


Cinsiyetin Belirlenmesi: Cinselliğin en önemli konularının başında kadın ile erkeğin cinsiyetinin belirlenmesi son yıllarda genetik biliminin ilerlemesi ve hormon araştırmalarının ulaştığı yüksek düzey sonucu artık daha kesin olarak yapılabilmektedir. İnsanın cinsiyetinin kesin olarak belirlenmesi için 8 düzeyde saptanması gerekir.


  1. Kalıtım – Kromozomlar
  2. Erkeğin veya Kadının Yumurtalarının Yapısı – Hormon Bezleri
  3. Kadın ve Erkekte Bulunan Cinsel Hormonların O Cinse Uygun Değerlerde Olması – Endokrin sistem
  4. İç Cinsel Organların Cinse Uygun Olması
  5. Dış Cinsel Organların ve Kıllanma Gibi İkincil Cinsel Karakterlerin Yukarda ki Bulgulara Uyması
  6. Beyin Dokusunda Cinsel Merkezde Cinse Has Farklılaşmanın Oluşması
  7. Doğumda Tam Gelişmiş Olan Dış Cinsel Organlara Bakarak Saptanan Cinsiyet
  8. Kişinin Kendini Cinsel Açıdan Nasıl Gördüğü yani Cinsel Kimlik


Bugünkü bilgilerimize göre bir kişiye sen kadınsın veya erkeksin diyebilmek için yukarda ki 8 değerlendirme bulgusunun kesinlikle o cinse uygun olması gerekir. İnsanın üremesi biri dişi diğeri erkek 2 üreme hücresinin varlığını gerektirir. Burada değindiğimiz tüm bu ilmi açıklamalar ve etkenler içerisinde kişinin cinsiyetinin oluşmasında en önemli etken cinsel kimliktir. Cinsel kimlikte sarsıntılar, şüpheler, yanlış yetiştirme ve değerlendirmeler, kişinin ruhsal dengesinde cinsel davranışlarında sapmalar veya bozuklukları ortaya çıkaracaktır.


Ailenin veya yakın çevrenin yetişen çocukta cinsel kimlik oluşumunda etkisi çok büyüktür. Bir çocuk doğunca görünen dış cinsel organlarına göre cinsiyet saptanır. Pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde takılan isimde, yatak çarşafının renginden alınan oyuncaklara kadar erkek veya kıza yakın davranış kalıplarının desteklenmesiyle diğer cinsle arasında farklar yaratılmaya başlanır. Bebeklik çağından sonra ufak çocukluk çağında çocuk kendisini giderek erkeklik veya dişilikle özdeşleştirecektir. Bu nedenle bu ufak yaşlarda kızları erkek çocuk gibi giydirip erkek oyunları oynatmak çok sakıncalıdır. Anne babalar bu noktayı çok ciddiye almalı şakacıktan bile bu yanlış davranışları birkaç defa dahi olsa tekrarlamamalıdırlar.


Cinsel kimliğin özellikleri ilk önce 2-4 yaşları arasında yerleşir. Çocuğun dış cinsel organları açısından cinsiyetinin kesinliğinde şüphe varsa hemen bu konuda uzmanlaşmış hekimlere başvurulmalıdır. Aile içinde anne baba arasındaki davranışların dahi çocuğun kadınsı veya erkek tipli davranışlara alışmasının neden olduğu araştırmalarda ortaya çıkarılmıştır. Cinsel kimlik açısından kişinin gelişmesinde en önemli evre ergenlik çağıdır. Ergenlik çağında kız veya erkeğin her cinsel davranışı kendi cinsel kimliğinin bir tür sınavıdır. Bu ilişkilerde önemli olan kişinin dişiliğini veya erkekliğini ilişkide bulunduğu kimselere veya çevresine gösterme biçimidir. Diğer bir deyimle ne kadar dişi veya erkek olduğudur. Cinsiyeti dolayısıyla cinselliği sadece biyolojik bir çerçeve içine indirgeyerek bakmak yetersiz kalır. Cinsellik ve cinsiyet olgusunun kişisel ve ruhsal boyutu göz önünde bulundurulmalıdır. Cinsel kimliği kişinin kendi değerlendirmesine bırakmamak büyük bir yanılgıdır.


Özetleyecek olursak cinsel kimlik bir insanın kendisini erkeklik veya kadınlıkla özdeşleşmesidir. Cinsel işlev bozuklukları veya diğer bir deyimle fonksiyonel cinsel bozukluklar en çok rastlanan cinsel sorunlardır. Sık rastlanılmasına karşılık tedavisi mümkün olan hastalıklardır. Cinsel işlev bozukluklarının başında erkekte erken boşalma, kadında ise orgazm olamama ve vajinismus gelmektedir. Eskiden cinsel sorunları “frijit kadın” ve “iktidarsız erkek” olarak tanımlarlardı. Artık bu deyimler terk edilmiş cinsel işlev bozuklukları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.


Cinsel İşlev Bozukluklarının Nedenleri:


Cinsel işlev bozukluklarının nedenleri üzerinde son 40 yıl içinde geniş araştırmalar yapılmıştır. Bazı nedenlere ulaşılsa da bu, kişide neden bu sorunun birdenbire oluştuğunun kesin bir cevabı verilememektedir. Bazen eşlerden birinin olumsuz ve farkında olmadan yaptığı bir davranış birden bire kendinde veya eşinde işlevsel cinsel bozukluğun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Çoğu zaman eşler böyle bir durumun farkında bile değillerdir. Bazen eşlerden birinde başlayan bir bozukluk diğer eşi etkilemekte, eşinde daha farklı bir cinsel işlev bozukluğun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Genelde orgazm olamama şikayeti ile gelen çiftlerle konuşma sonucunda erkekte de erken boşalma sorunu olduğu ortaya çıkmaktadır. Sorunu tedavi ederken doğal olarak nedenleri araştırılır. Cinsel işlev bozukluklarının en önemli etkenleri arasında fizyolojik ve fiziksel nedenleri, bilgisizliği, teknik cinsel bilgi eksikliğini, ruhsal nedenleri, cinselliğe korku, başarısızlık korkusu, eşte karşı cinse karşı yeterli olamama korkusu, kişilik ve şahsiyet çatışmaları ve cinsel sorunları konuşamama ve tartışamama gibi nedenleri sıralayabiliriz.


Cinsel İşlev Bozukluklarının Fiziksel Nedenleri:


Bu fiziksel nedenlerin başında genellikle kadınlardaki gebelik, doğum ve yaşlanmaya bağlı menopozla ilgili fizyolojik değişimler gelir. Burada unutmamamız gereken en önemli nokta her gebelik ve doğumda böyle bir cinsel işlev bozukluğunun her zaman gelişmediğidir. Aynı zamanda her menopoza giren kadın da cinsel işlev sorunu yaşayacağı endişesinde olmamalıdır. Menopozda bazı kadınlar gebe kalma korkusu olmadan cinsel ilişkiye girdiği için cinsellikten eskiye göre daha fazla zevk almaktadırlar. Bu durumların dışında trafik kazaları ve onun getirdiği kırıklar ve diğer hastalıklar birçok fiziksel rahatsızlık getirmekte ve kişide bunlara bağlı olarak cinsel işlev bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde trafik kazalarının çokluğu ve bu sorun oluşturması büyük etkendir. Beş yıl öncesinin verilerine göre 2005 yılı ilk 6 ayında trafik kazasında yurdumuzda ölenlerin sayısı 1080, yaralananların sayısı ise 1000 lerle ifade ediliyor. Hele omurilik sakatlanmalarından sonra belden aşağı felçlerle ilgili pek çok insanımızın cinsel yaşamı bitmektedir. Kazalar dışında birçok cerrahi girişim, uyuşturucu maddelerin kullanımı cinsel işlev bozukluklarının temel nedenleri arasındadır. Bu arada ilaçlara alerjik reaksiyonlar ve prezervatif gibi araçlara karşı oluşan allerjik reaksiyonların da olduğu unutulmamalıdır. Burada vurgulanması gereken nokta bu rahatsızlıkları olan herkeste birtakım cinsel sorunların her zaman ortaya çıkmayacağıdır. Cinsel işlev bozukluklarının oluşmasında en önemli nedenlerin başında yetersiz uyarım ve yetersiz teknik cinsel bilgi gelir. Birçok tecrübesiz genç bilgi eksikliğinden ne yapacağını bilemez. Bilgi çağı dediğimiz günümüzde internet gibi olanakları da düşünürsek bilgiye ulaşamamak çocuksu bir davranış, bir belirsizlik gibi gelebilir. Bir türlü nelerden çekindiklerini nelerden korktuklarını bazen kendileri de bilmez ve eşlerine de söyleyemezler. Cinsellikte nasıl uyarılacaklarını, nasıl uyaracaklarını ne tam bilirler ne de ne istediklerini ifade edebilirler. Bu beceriksizliğin, acizliğin altında yine yanlış yetiştirilme vardır. Gençleri cinsel konularda cahil denecek kadar bilgisiz bırakmakla ne amaçlanır. Bunu sağlayabilmek için yaşlıların getirdiği yasaklar, oluşturdukları tabu ve günah korkusu ile neredeyse gençleri hadım etmenin kime ve neye faydası vardır? Bu soruyu bir seks bilimcinin anlaması mümkün değil. Cinsel işlevsel sorunlarla gelenlerde aile baskısının olumsuz sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Bu bilgisizlik nedeniyle ön sevişmenin başarısız olduğunu duyuyoruz. Eşlerin kendiler için yeterli bir ön sevişmeyi öğrenmesi bile birçok sorunu ortadan kaldırabiliyor. En önemlisi cinselliğin sadece cinsel birleşme olmadığı, sevişmenin ne kadar önemli olduğu hatta yalnızken dahi uzun uzun giyinik hatta yarı giyinik sevişme onları daha düzeyli bir cinselliğe yönlendirecektir.


Konuşamama ve İletişim Sorunları:


Cinsel işlev bozukluklarının ortaya çıkma sebebinin aşağı yukarı hepsinde konuşma, iletişim veya diğer bir deyimle konuşamama sorunları vardır. Eşler arasındaki başarılı ve devam ettirilebilen ilişkilerde her iki eşin toplumsal, fizyolojik, ruhsal ve cinsel gereksinimlerinin dengeli bir biçimde sağlanması gerekir. Cinsel işlev bozukluğu olan kimselerin kendilerinin ve eşlerinin doktora geldiklerinde çok gerilmiş oldukları görülür. Bu gerginlik sorunları konuşamamaktan, tartışamamaktan dolayı ilişkiyi cinsel boyutlar dışında da zedeler.


Hastalıklar ve Cinsel İşlev Bozuklukları:


Birçok bedensel hastalık cinsel işlev bozukluklarına sebep olabilir. Bu işlev bozuklukları bazen birdenbire bazen yavaş yavaş oluşur. Gerçek anlamda bir cinsel işlev bozukluğu yoktur fakat hastalığın getirdiği bedensel ve ruhsal sorunlar bir cinsel sorun oluştmaktadır. Cinsel işlev bozukluğu yaratan hastalıkların başında nörolojik hastalıklar gelir. Örneğin felç durumlarında veya omuriliğin zedelendiği iş ve trafik kazalarında çok önemli cinsel işlev bozuklukları görülmektedir. Kadınlarda en büyük sorun cinsel birleşmeye geçse de his kaybı nedeniyle zevk duyamamasıdır. Bu tür hastalıkların bazısında istemsiz üst bacak kasılması birleşmeyi zorlaştırır veya birleşme hiç olmaz. Kafaya alınan darbe sonucu bazen libido azlığı görülürken, bazı kimselerde libido artması görülebilir. Beyindeki damar tıkanmaları ve beynin alt kısım kanamalarında da hastalığın ağırlık derecesine göre cinsel işlevde zayıflama veya kaybolma saptanabilir. Ayrıca MS denilen Multipl Skleroz hastası kadınlarda cinsel istek azlığı ve orgazm olamama sorunu ortaya çıkmaktadır. Şeker hastalarında cinsel işlev bozukluklarının görülmesi  eskiden beri bilinmektedir, kronik eklem romatizması, guatr hastalığı, böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği başta olmak üzere birçok kalp hastalığı, prostat büyümesi ve kanseri, testis kanseri, kadınlardaki cinsel organ tümörleri ve kanserleri, şizofreni, depresyon gibi pek çok hastalık cinsel işlev bozukluğuna neden olmaktadır.


Orgazm Olamama ve Orgazm Sorunları:


Her kadın her cinsel birleşmede orgazma ulaşıyor muyum, ulaşmıyor muyum çabasına girmiş, ulaşamayanlar uzun tedirginlik devresi yaşamışlardır. İstatistiklerden bilindiği gibi her birleşmede orgazma ulaşan kadınların sayısı azınlıktadır. Kadında orgazm olmama hali veya diğer bir deyimle orgazm sorunu veya orgazm güçlüğünün cinsel soğukluktan farklı bir olgu olduğunu artık biliyoruz. Cinsel soğuklukta kadının cinsel içgüdüsü yok gibidir. Cinsellikle ilgili davranışları itici bulur. Orgazm güçlüğünde ise cinsel istek vardır ve bunlar cinsel uyarılırlar, cinsel uyarılardan heyecan duyarlar. Yeterli uyarıldıkları halde doruk noktaya varmakta güçlük çekerler. Orgazm, cinsel zevkin doruğuna verilen isimdir. Orgazm, dışkılama, idrar yapma gibi öğrenilebilen bir reflekstir. Kadının orgazm olamama haline anorgazmi denilmektedir. Kadının orgazm olamamasındaki önemli etkenler, cinselliği aşağılayan bir çevrede yetişmiş olmak, eşle olan iletişim bozukluğu ve cinsel teknikte bilgi yetersizliğidir.


Vajinismus:


Vajinismus döl yolunun giriş kısmından itibaren 1/3’ lük kısmını çevreleyen kasların istemsiz olarak kasılması veya spazmıdır. Bu kasılma döl yolunun giriş kısmının kapanmasına yol açar ve böylece cinsel ilişki engellenmiş olur. Bu olgu her yaşta kadında görülebilir. Vajinismus, cinsel birleşmeye karşı adeta önleyici refleks olarak görülmektedir. Bu sorunlarla gelen kadınların bazılarında çocukluktan bugüne kadar geçirilen süre için sorduğumuz soru sonucu, ufak yaşlarda mastürbasyon yaparken yakalandıklarını ve çok şiddetli bir şekilde dayak yediklerini ifade etmektedirler. Doğanın verdiği cinsel dürtüler doğrultusunda çocuk aşağı yukarı 2 yaşından itibaren mastürbasyon yapma eğiliminde olabilir. Bu durum çocuğun ahlaksız ya da bir cinsel sapık olduğu anlamına gelmez. Bazı kadınlarda cinsel birleşme daha önceleri mümkün olduğu halde örneğin birkaç çocuk annesi olan kadınlarda bile sonradan vajinismus görülebilmektedir. Vajinismus, bu kadınlarda ağrılı veya acılı cinsel birleşme sonucu oluşmuştur. Bu nedenle önce mutlaka hastaya jinekolojik tetkik yapılmalı ve organsal bir neden olup olmadığına bakılmalıdır.


Organsal nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:


İç ve dış dudakların iltihabı, bu bölgede geçirilmiş yara ve yanıklardan kalmış skar dokuları, bazı hallerde kızlık zarının bozulmasına bağlı duyarlılık halleri, bartholin bezi iltihap ve apseleri, vajina iltihapları, doğum yırtıkları, kötü doğum dikişi skarları, makatta çatlaklar, ilerlemiş hemoroidler gibi. Türkiye’ deki gözlemlerimize göre bizde genelde organik ve ruhsal etkenler birbirine karışmaktadır. Vajinismus ta ruhsal etkenlerin neden olduğu kadınların cinselliğe düşman bir çevrede cinselliğe karşı korku ve suçluluk duygularının aşılandığı bir ortamda yetiştiklerini görüyoruz. Bu kadınlar genelde cinsel bölgelerin ellenmesiyle ilgili katı yasakların etkisindedirler. Tedavisinde çeşitli uygulamalar gördüğümüz vajinismus, tedaviye çok iyi cevap veren fonksiyonel bir cinsel sorun olarak ortaya çıkmaktadır.


Cinsel İstek Azlığı:


Cinsiyetin Belirlenmesi: Cinselliğin en önemli konularının başında kadın ile erkeğin cinsiyetinin belirlenmesi son yıllarda genetik biliminin ilerlemesi ve hormon araştırmalarının ulaştığı yüksek düzey sonucu artık daha kesin olarak yapılabilmektedir. İnsanın cinsiyetinin kesin olarak belirlenmesi için 8 düzeyde saptanması gerekir.

Doğum Kontrol Yöntemleri


Anne üzerindeki yararları;

  • Çiftlerin iki gebelik arasındaki süreyi özgürce ve biçimli olarak planlamaları.
  • Gelişmekte olan ülkelerde tüm anne ölümlerinin yarısını oluşturduğu düşünülen düşüklerin önlenmesi.
  • Kadının ileri anne yaşından ve yüksek sayıda gebelikten kaynaklanan anne ölümlerinin azaltılması (bir kadının 20 yaşından önceki ve 35 yaşından sonraki gebelikleriyle 3. çocuktan sonraki ve 2 yıldan az aralıklı doğumları yüksek risk taşımaktadır).
  • Aile planlama merkezlerinin kurulması ve verilen hizmetlerin sonucu yüksek riskli gebeliklerin görülebileceği hastaların belirlenmesi.


Çocuk üzerindeki yararları;

  • Çok genç ya da çok ileri yaşta çocuk sahibi olmayı azaltır.
  • Gebelik aralığını uzatır.
  • Çok sayıdaki doğumları azaltır.

Anne sağlığı için tehlikeli olan 18 yaşından önceki ve 35 yaşından sonraki doğumlar ile 2 yıldan az aralıklı doğumlar çocuk sağlığı yönünden de tehlikelidir. Anne yaşı arttıkça ölü doğum, düşük ve bebek ölümleri, annenin kırsal veya kentsel alanda gelişen veya sanayileşmiş ülkede yaşamasına bağlı olmaksızın artmaktadır. 30 yaşlarının sonlarına doğru doğum yapan kadınların bebeklerinde anomali riski de hızla yükselmektedir. Anne yaşıyla birlikte özellikle kalp defektleri, Down Sendromu, yarık damak ve yarık dudak olasılığı artmaktadır.


Toplum üzerindeki yararları:


Aile planlaması, istenmeyen gebeliklerden ve bu gebelikler sonucu doğan çocuklardan kaynaklanan masrafları engelleyerek ekonomik katkı sağlar. Hızlı nüfus artışının ekonomik gelişmeye, beslenmeye, konut durumuna, eğitime ve çevre koşullarına olumsuz etkilerini azaltır.


Doğum Kontrol Yöntemleri:


Gebeliğin sınırlandırılmasına yönelik yöntemler iki grupta değerlendirilebilir. Geri dönüşümlü ve geri dönüşümsüz olarak. Bu yöntemlerin hepsinin avantaj ve dezavantajları vardır. Her yöntem herkese uygun değildir.


Geri çekme, takvim metodu (yumurtlama günü takibi yapılarak) ve ilişki sonrası vajina yıkanması geleneksel yaygın kullanılan ancak gebelik riski en fazla olan yöntemlerdir. Bu yöntemlerden ülkemizde en sık kullanılanı geri çekmedir ve ne yazık ki en doğru uygulanan şeklinde bile başarı oranı %9-15 oranındadır.

Kondom (prezervatif), vajinal diyafram, servikal başlık, vaginal kondom ise bariyer metotlarıdır. Kondom özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıkları engellediği için kabul gören bir yöntemdir. Yönteme ait başarısızlıklar sanıldığının aksine yapım hatalarından çok kullanım hatalarına bağlıdır. Kondom ilişkiye başlanmadan takılmalı, erkek boşaldıktan sonra penisin sertliğini kaybetmesi ile semenin vajinaya bulaşması engellenmelidir.


Vajinal diyafram vajinaya yerleştirilen rahim ağzını da içine alacak şekilde arkaya doğru uzanan bir bariyer yöntemidir. Yurt dışında bazı ülkelerde yaygın kullanım alanı bulmuşsa da ülkemizde pek kullanım alanı bulamamıştır, spermisidlerle beraber kullanılır. En önemli avantajı ilişkiden önce yerleştirilmesinin ve daha sonra 6 saat süreyle çıkartılmasının gerekmesidir. Ayrıca kadın kondomu (femidon) uygulayabilen kadınlar için iyi bir yöntemdir.Servikal başlık diyaframın rahim ağzına yerleştirilen şeklidir. 24 saat süreyle yerinde kalabilir. En önemli dezavantajı yerleştirilmesindeki zorluktur.


Spermisidler vajinaya yerleştirilen sperme etkili olan toksik kimyasal maddelerle gebeliğin önlenmesi prensibine dayanır.


Aslında bu yöntem, sirke, limon ve pek çok maddenin kullanılmasıyla geleneksel bir yöntem olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Bu yöntem günümüzde köpük, jel, fitil, krem gibi çeşitli formlarda kullanılmaktadır. Koruyucu etkileri düşük olduğu için başka bariyer yöntemleriyle beraber kullanılması daha uygun kabul edilir.


Hormonal Yöntemler:


Günümüzde en yaygın kullanılan etkili korunma yöntemlerinden biridir. En sık kullanılan şekli doğum kontrol haplarıdır. Diğer şekilleri arasında aylık, 3 aylık iğneler ve implantlar sayılabilir.


Doğum Kontrol Hapları : (DKH)


Kadının doğal seks hormonları olan östrojen ve progesteronun sentetik formlarıdır. Genel olarak yumurtlamayı baskılayarak gebeliği engeller. DKH en çok 21 tabletlik formlarda satılmaktadır. 21 gün süre ile hergün 1 adet hap kullanılır, kutu bitince 7 gün ara verilir, bu 7 günlük sürede adet kanaması gerçekleşir. 7 günlük arayı takiben yeni bir kutuya başlanır. Bu ilaçların kullanımında unutulmaması gereken bir nokta ilk kutuda koruyuculuğun düşük olduğudur, bu nedenle ilk kutuda mutlaka ek bir yöntemle korunulmalıdır.


Genellikle 1. kutuda adetin ilk 5 günü tercihen de 1. günü ilaç alınmaya başlanmalı ve kutu bitince takip eden 7 günlük aradan sonra 2. kutuya başlanmalıdır.


DKH’ nın kullanımının en önemli avantajı etkili bir koruma sağlamasıdır. DKH’ nın gebelikten koruyucu etkilerinin yanında pek çok yararlı etkileri de vardır:



  • Adet kanama miktarını azaltıp demir eksikliğinden kaynaklanan düzensizliği azaltırlar.
  • Adetleri daha düzenli hale getirirler.
  • Adet öncesi gerginlik, adet ağrısı ve endometriozise ait şikayetleri azaltırlar.
  • Rahim iç zarı ve yumurtalık kanseri riskini azaltırlar.
  • Dış gebeliği önlerler.
  • Kemik erimesi ve romatoit artrit riskini azaltırlar.
  • Rahim enfeksiyonlarını azaltırlar.
  • Tekrarlayan fonksiyonel yumurtalık kistlerinin görülme sıklığını azaltırlar.
  • Hem son derece etkili (%99) hem de çok iyi geri dönebilirlik gösterirler.


DKH’nın Dezavantajları ve Yan Etkileri: Doğum kontrol haplarının kullanımında akciğer ve beyin damarlarına pıhtı atımı olaylarındaki artış, üzerinde en çok durulmuş konudur. Doğum kontrol haplarının kullanımında ve ameliyat sonrasında derin venlerde pıhtı görülmesi açısından belirgin bir ilişki mevcuttur.


Kesinlikle doğum kontrol hapı kullanmayacak kişiler;

Damar tıkanıklığı öyküsü olan hastalar, beyin damarlarında herhangi bir hastalığı olan hastalar, kalp-damar hastalığı öyküsü olan hastalar, bilinen ya da şüpheli meme kanseri öyküsü, gebelik şüphesi, karaciğer tümörü öyküsü olan hastalar, karaciğer fonksiyon testleri bozukluğu, gebelik sırasında geçirilmiş safra taşı öyküsü, 35 yaşın üzerinde ve günde 15’ in üzerinde sigara kullanımı ve tanı konmamış vajinal kanama.


Doğum kontrol haplarının göreceli kontrendikasyonları; Migren ve damar tipi baş ağrısı, yüksek tansiyon, hareketsizlik gerektiren büyük operasyonun 1 ay içinde planlanması, 40 yaşından büyük ve diyabetik olmak, myom, epilepsi, orak hücreli anemi ve safra kesesi hastalığı. Doğum kontrol haplarının meme kanseri veya memenin iyi huylu hastalıkları üzerinde olumsuz etkisi gösterilememiştir. Ancak hap kullanımı ile karaciğerde iyi huylu adenom oluşumunda anlamlı bir ilişki saptanmıştır.

Ertesi Gün Hapları; Bir doğum kontrol yöntemi değildir, korunmasız cinsel ilişkiden sonra veya tecavüze bağlı gebelikler gibi kesinlikler istenmeyen gebeliklerin yerleşmesinden önce önlenmesidir. İlk 72 saat içerisinde alınması makbuldür. Mide bulantısı, kusma ve memelerde hassasiyet gibi yan etkiler görülebilir.


Aylık veya 3 Aylık Enjeksiyonlar; Progesteron içeren ve genellikle kas içine doğrudan uygulanan iğnelerdir. Kullanımı sırasında ilk aylarda düzensiz kanamalar rahatsız edici olabilir. Koruyuculuğu %98 civarındadır.


Cilt Altı İmplantlar; Bugüne kadar dünyada implant olarak çeşitli progesteron preparatları kullanılmıştır. En sık kullanılan norplanttır. Bu yöntemle kolun iç kısmına, cilt altına duruma göre 1 veya 6 adet kapsül yerleştirilir. Başarısızlık oranı düşüktür. En önemli avantajı, yöntemi kullanan kadının implant bir defa yerleştirildikten sonra yöntem için herhangi bir çaba göstermemesidir. 5 yıl süreyle gebeliği önler. Yan etkileri; vücutta sıvı toplanması, memelerde hassasiyet, kilo artışı, düzensiz adet kanamaları gibidir.

Spiraller (Rahim İçi Araç,RIA); Dünyada en yaygın olarak kullanılan geri dönüşümlü uzun süre etkili doğum kontrol yöntemidir. Günümüzde dünya üzerinde kullanılan 3 tip spiral vardır;


  • Katkısız RİA lar
  • Bakırlı RİA lar
  • Hormonlu RİAlar


Ülkemizde en yaygın kullanılan RİA’ lar bakır içeren copperT, multiload ve novaT RİA’ lardır. Spiralin yerleştirilmesi için en uygun dönem adet zamanıdır. Çünkü bu dönemde rahim ağzı kanalı iyice genişlemiştir ve yerleştirme esnasında hastanın gebe olma olasılığı son derece düşüktür.


Spiralin dezavantajları ve yan etkileri; RİA’ lar oldukça etkin ve düşük yan etkili yöntemler olarak tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır.

Kimler RİA kullanmamalıdır?: Gebelik, dış gebelik öyküsü, ağır rahim enfeksiyonu, genital organların kanserleri, kesin tanı konmamış pozitif ya da şüpheli vajinal smear testi, sebebi bilinmeyen vajinal kanamalar, spiralin yerleştirilmesine engel olacak genital organ anomalileri, rahim ağzı kanalı kapalılığı, akut ya da subakut tüp enfeksiyonu.


Kadında Sterilizasyon; Doğum kontrol yönteminden farklı olarak üremenin pratikte geri dönüşümsüz olarak ortadan kaldırılmasıdır. Kadında sterilizasyon şu cerrahi yöntemlerle sağlanır;


  • Laparoskopi ile tüplerin kapatılması, yakılması.
  • Laparotomi ile açık ameliyatla tüplerin bağlanması.
  • Başka endikasyonlarla rahimin de çıkarılması gerekiyorsa rahim ameliyatı yani histerektomi
  • Endoskopik bir yöntem olan histeroskop ile rahim içine girerek tüplerin tıkanması


Bu yöntemler geri dönüşümsüz olduğundan ancak 30 yaşın üstünde ve yeterince çocuk sahibi olmuş kadınlarda ve her iki eşin de imzası alınarak uygulanmalıdır. Doğum yapmalarının sakıncalı olduğu, önemli sağlık sorunları olan kadınlarda da seçilecek yöntem yine sterilizasyondur.


Erkekte Sterilizasyon; Pratik adıyla erkeğin tüplerinin bağlanması yani vazektomi, geri dönüşüm olanağı bulunan geçici bir uygulamadır. Yine de açıldıktan sonra üreyebilirliğin azaldığı, sperm sayısının ve hareketinin azaldığı gözlenmiştir. Bu nedenle kadında olduğu gibi genç erkeklerde de sterilizasyona başvurulmaması önerilmektedir.


Tıbbi tahliye yani küretaj da bir aile planlaması yöntemi olarak 1983 tarihli ve 2827 sayılı kanuna göre 10 haftaya kadar olan gebeliklere uygulanmaktadır. Ancak bir doğum kontrol yöntemi olarak kabul edilmez.

Genital Kanserler


Vulva kanseri;

Genellikle şikayetsizdirler. En önemli şikayet şiddetli kaşıntıdır. En sık küçük dudaklarda görülür. Lezyon genellikle kabarık, beyaz, gri, kırmızı ya da kahverengi renkli lokalize bir lezyondur. Kanserden önce 1. 2. ve 3. safha olarak adlandırılan başlangıç lezyonları mevcuttur. Vulva kanseri yani dış genital organ kanseri kadın genital kanserleri içerisinde rahim ağzı, rahim iç zarı kanseri, yumurtalık kanserlerinden sonra 4. sırada yer alır. Sebep olarak genellikle Human Papilloma Virüsün neden olduğu düşünülmektedir. Human papilloma Virüs rahim ağzında kansere yol açan bir tür virüstür ve dış genital bölgede de siğillere neden olur. Genelde HPV (Human Papilloma Virüs) nin tip 16, 18, 31,33 ve 51 numaralı suşları kanser etkeni olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Kronik kaşıntı, dış genital bölge derisinin nemli olması, sentetik iç çamaşırları ve çamaşırlarda kullanılan boya ve deterjanlar, bölgeye uygulanan deodorant, lokal hijyen bozukluğu, dış genital bölgenin bir takım hastalıkları (sifiliz) gibi rol oynadığı kabul edilmektedir. Diabet, şişmanlık, yüksek tansiyon gibi hastalıkların dış genital bölgede kansere neden olmaktan çok kanserin meydana çıktığı çağda görülen hastalıklar olduğu kabul edilmektedir.Vajinanın kanserleri;

Vajina 8-10 cm. uzunlukta ve kas yapısında bir organdır. Vajinanın kanserleri direk vajinadan kaynaklanan ve diğer organlardan vajinaya atlamış olan kanserler olarak değerlendirilebilir. Metastatik kanserler yani diğer organlardan vajinaya atlayan kanserler vajinanın kanserlerine göre daha sık görülür. Bu nedenle vajinada görülen bir kanser lezyonuna vajinaya ait diyebilmek için metastaz kaynağı olabilecek diğer organlar mutlaka araştırılmalıdır. Tedavide öncelikle radyoterapi tercih edilmektedir.

Rahim ağzının kanser öncüsü lezyonları;

Vajinal smear ve kolposkopinin rahim ağzı kanserlerini araştırılmasında yaygın olarak kullanılması rahim ağzı kanserine yol açacak kanser öncüsü lezyonların erken tanısında belirgin kolaylıklar sağlamış ve bu patolojilerin gelişim süreçlerini aydınlatmasına neden olmuştur.Rahim iç zarı kanseri;

Rahim iç zarı kanserinin en önemli klinik belirtisi anormal postmenopozal kanamadır. Yani menopoz sonrası dönemde görülmesi patolojik olan kanamalardır. Kanama kahverengi sulu bir akıntı şeklinde de kendini gösterebilir.

Yumurtalık kanserleri

Jinekolojik kanserler içerisinde en çok korkulan kanserdir. Çünkü hastalık ileri devrelere kadar ulaşmadan herhangi bir belirti vermemektedir. Yumurtalık kanserinin erken tanısında kullanılacak bir yöntemde henüz bulunamamıştır. Ayrıca hastalığa sebep olan faktörlerinde hala bilinmemesi etkili bir koruma yönteminin geliştirilmesine de engel olmaktadır. Bu nedenle hastalığın sıklığı azaltılamamakta ve saptanan kanserli hastalarda yeterince tedavi edilememektedirler. Böylece yumurtalık kanseri günümüzde çok büyük sorun olmaya devam etmektedir. Evlenmemiş, doğum yapmamış ya da gebe kalmamış kadınlarda yumurtalık kanseri daha fazla görülmektedir.

Yumurtalığa metastaz yapan kanserler;

Yumurtalık, kanserlerin akciğer ve karaciğerde olduğu gibi sık olarak metastaz yaptığı organlardan birisidir. Yumurtalık kanserlerinin yaklaşık % 20’ si diğer organ kanserlerinin metastazı ile ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir kanseri olan kadında kanserin yumurtalığa metastaz yapma olasılığı yaklaşık % 30 olarak saptanmıştır.

Tüplerin kanserleri;

Tüm jinekolojik kanserlerin binde 3’ünü oluşturmaktadır. Önceden tüp kanserinin oluşmasında rol oynadığı iddia edilen kısırlık, rahim enfeksiyonu ve tüberkülozun bugün tüp kanserine neden olmadığı bilinmektedir. Tüp kanseri en çok tüpün dış kısmında görülmektedir. Tüplerde genişlemeler görülebilir. Genellikle 18-87 yaş arasında görülen bu tümörün ortalama görülme yaşı 55’ tir. En sık rastlanan bulgusu akıntı ve kanamadır. Ağrı üçüncü sıklıkta görülen şikayettir. Aralıklı ve kasılma tarzında olan ağrının nedeni tüplerdeki tümoral dokuyu atmak için kasılmasından kaynaklanır. Muayenede en sık rastlanan bulgu kitle saptanmasıdır. Tedavisi cerrahi, radyoterapi, kemoterapinin birlikte kullanılmasıdır.

Menopoz ve Osteoporoz


Kadının tıpkı ergenlik gibi fizyolojik olan bu devresine klimakterium adı verilmektedir. Bu devrede üreme çağı bitmekte ve yumurtalıklar üreme açısından saf dışı olmakta, kadın için doğurganlığın kalktığı yeni bir çağ başlamaktadır. Bu dönem için” klimakterium” belirtiler için klimakterik semptomlar, menopoz sendromları ya da sadece menopoz denildiğine kitaplarda rastlamaktayız. Genellikte ortaya çıkma nedeninin yumurtalıkların yaşlanması olduğu kabul edilmektedir. Menopoz deyimi bir kadın için geri dönüşümlü olmayan bir olayı ifade eder. Eğer kadın 1 yıl süreyle adet görmemişse o kadın menopoza girmiş kabul edilir. Bu dönemden sonraki devreye menopoz sonrası dönem, bu dönemden önceki devreye menopoz öncesi dönem adı verilir. Genelde bu devre 40-60 yaş arasındadır. Menopoz kadından kadına değişik şiddette, erken belirtiler dediğimiz nörolojik ve psikolojik semptomlarla seyreder. Tanıda eskiden kullanılan bir yöntem olan vajinal smear, düşük duyarlılığı ve menopoz dönemindeki kadından kadına değişiklik göstermesi nedeniyle artık kullanılmamaktadır. Menopoz sonrası döneme girmiş olan kadınlarda en önemli laboratuvar bulguları, östrojenin 20’ nin altında, FSH ve LH’ nın en az 3 ölçümde 40 ‘ ın üzerinde olmasıdır. FSH ve LH’ nın düzeyleri menopozdan 3 yıl sonra maksimum düzeye erişir ve sonra kademeli olarak azalır. Premenopozal adet görmeyen kadınlarda yaş ne olursa olsun gebelik akla gelmelidir.


Menopozdaki semptom ve bulgular; Kadınların yaklaşık % 70-80’ inde östrojen yetmezliği semptom ve bulguları ortaya çıkmaktadır. Menopozda östrojen eksikliğine bağlı semptomlar hemen ortaya çıkar. Buna rağmen kadına menopoz sonrası dönemde önemli sorunlar yükleyen kalp-damar hastalıkları ve kemik erimesine bağlı olan patolojiler geç dönemde ortaya çıkar. Sıcak basması ve terleme kadında en çok görülen menopozal şikayetlerdir. Ayrıca kadınlarda iç daralması, huzursuzluk, iştah azalması, hafıza ve konsantrasyon kaybı, değişken ruh hali, libido kaybı görülebilir. Bir diğer önemli konu menopozla birlikte kemik dokusundaki değişikliklerdir. Menopozun Tedavisi; Bu tedaviyi menopoz öncesi (pre-menopozal ) dönem ve menopoz sonrası (post-menopozal) dönem olarak ele almalıyız.


Pre-menopozal dönemde tedavi; Menopozun nedeni yumurtalıkların yaşlanarak fonksiyonlarını kaybetmesidir. Bu dönemin özelliği FSH ve yumurtalıktan sentezlenen östrojenlerin eski ritmik salınımlarını kaybetmeye başlamasıdır. Bu durumda tedaviyi belirleyen hastanın şikayetleri olmaktadır. Bu dönemde doktoru ve hastayı tedaviye iten iki önemli şikayet grubu ateş basması semptomları ve düzensiz adet kanamalarıdır. Yapılacak tedaviler genelde hormonal tedavilerdir. Ancak dozajları menopoz sonrası tedaviden çok farklıdır. Amaç hastanın belirli dönemlerde adet kanamasının oluşumunu sağlamak ve hastayı rahatlatmaktır.


Post-menopozal dönemde tedavi; Temel amaç kayıp östrojen hormonunu yerine koymaktır. Östrojen tedavisindeki en önemli sorun hangi hormonların hangi şekilde hangi yoldan ne süreyle kullanılacağıdır. Ateş basması şikayetleri ya da vajinal incelmelerin önlenmesi söz konusu olduğunda kişiye uygun olarak tedavinin yol ve süresini saptamak mümkün olabilir. Menopozun geç sorunu olan kemik erimesinin hızlanması ve kalp-damar hastalığı riskinin artması söz konusu olduğunda ise kişiye özel tedavi dozunu ayarlamak mümkün olamamaktadır. Bu nedenle tedaviler çeşitli araştırmalardan elde edilmiş sonuçlar çerçevesinde planlanmaya çalışılmaktadır.


Kemik erimesi (osteoporoz);

Kemiğin mikroskobik yapısının bozulması ve buna bağlı olarak kemiğin mineral yoğunluğunun azalması, kırılabilirliğinin ve başka deyişle kırılma riskinin artmasıdır.Kemik erimesine yönelik tedaviler; osteoporozun menopozdan sonra hızlanması nedeniyle kadınlarda menopoz sonrası dönemde osteoporoza yönelik tedavi uygulanması uzun yıllardır tartışılmaktadır. Tedavide öncelikle daha önce belirtilmiş olan çeşitli faktörlerin ortadan kaldırılması amaçlanmalıdır. Menopoz sonrası osteoporozun önlenmesinde diyet ve egzersiz de önemli rol oynamaktadır. Diyette en önemli faktör günlük kalsiyum alımıdır.

Share by: